Apo'nun Ayetleri-Selim ÇÜRÜKKAYA

Bu kitabı, Diyarbakır Cezaevinde kendini asarak düzene baş kaldırmayı bana öğreten Mazlum Doğan`a, Apo`nun diktatörlüğünün ve resmi ideolojisinin anlaşılması için Bekaa Vadisinde beyinlerine kurşun sıkarak gerçeği görmemi sağlayan Abdullah Ekinci ve Dilaver Yıldırım’a, resmi ideolojiyi tahlil etme konusunda görüşlerine değer verdiğim değerli bilim adamı Dr. İsmail Beşikçi’ye ithaf ediyorum.
Açıklama
Ulu önderimizin kendisine değil, tanrılığına muhaliftim. Tanrılığına muhalif olmakla kendisine muhalif olmak arasında çok büyük fark vardır. Tanrılığına muhalif olma, onu bu çağda maskara olmaktan kurtarmaktır. İleriyi gören bir lider, kısa vadeli bir tanrılığı, uzun vadeli bir ölümsüzlüğe tercih etmez. Ama bütün diktatörlerin özelliği, ileriyi görmemeleridir. Diktatörlere göre her şey onlarla başlar, onlarla biter. Bunun için sağ oldukları ve iktidarda kaldıkları süre içinde halk tarafından yüceltilmek isterler. Öldükleri veya pislikleri açığa çıktığı zaman, çıkarıldıkları yüceliklerden kafa üstü bok çukuruna atılırlar. Bütün diktatörler bu akıbeti bildikleri için, yaşarken yüceltilmeye, dünyanın bütün nimetlerinden faydalanmayı, güçlerinin yetebileceği kadar her şeyi, herkesi egemenliği altına almayı tercih ederler. Öldükten sonra bok çukuruna heykelleriyle birlikte gömülmeleri, onlar açısından fazla önem arz etmez. Bütün diktatörlerin yaşamlarını ve sonlarını gözlerinizin önünden geçirin bu sonucu görürsünüz. Bu kitabı yazarak Abdullah Öcalan’ın şahsında gelmiş geçmiş ya da gelecek olan diktatörleri, onların zalimliklerini ve dalkavukların oynadığı rolü göz önüne sermeyi insani görevim olarak sayıyorum.
Elinizdeki kitabın son bölümü hariç, tümü Lübnan’da yazıldı. Kaldığım Eşrefiye Otelinin 206 nolu odasında Kürdistan’ın bağımsızlığı için savaşan yiğit gerillalara, halkıma, ülkemin ve Türkiye’nin aydınlarına ve tarihe yüksek sesle haykırdım. Kitabı kısa bir süre içinde yazdım, el yazım okunaklı olmadığından, 22 gün misafir olarak kaldığım Maroni Kilisesinde yeniden temize çektim, son bölümünü Almanya`da bitirdim. Eşimle birlikte daktiloya çekme işi uzun sürdüğünden, bizi hayli yordu. Eşimin bana anlattıkları, başka bir kitabın konusunu teşkil edeceğinden, kitabı yeniden kaleme almayı gerekli görmedim.
Bar Elias`tan kaçışım, Avrupa’da yaşayan Kürtler arasında tartışma konusu olmuş, pek çok yurtsever, bu durum karşısında tepkisini dile getirerek görevini bırakmış, bu insanlar tehditle, baskıyla, şantajla susturulmaya çalışılmış, pek çok yerde yurtseverler dövülmüş, bazıları tecrit edilmişti. Benim "Bölgecilik, Zazacılık" yaptığım ileri sürülmüş, Serxwebun Gazetesinde Diyarbakır Cezaevinin itirafçısı Servan kod adlı Hasan Deniz’in kaleme aldığı bir yazı, Rıza Altun imzasıyla yayınlanmış, yazıda ben hiçleştirilmiş, ulu önderimiz ise herşeyleştirilmişti. Ulu önderimiz sadece partinin değil, halkın bütün olanaklarına el koymasına rağmen, beni parti olanaklarına konmakla suçlamıştı. Oysa gözaltından firar ettiğimde, yalnızca 50 Mark`ım vardı ve bunun dışında Dünya’nın hiç bir yerinde bir kuruşluk sermayem yoktu.
Mustafa Karasu imzasıyla Berxwedan Gazetesinde yayınlanan bir yazıda, benim hiç kimse ile uyuşmadığım; cezaevinde bile geçimsiz olduğum anlatılıyordu. Oysa Mustafa Karasu, Ceyhan cezaevinde verdiği özeleştiride: "Ben D.Bakır Cezaevinde Mehmet Şener’in, Urfa ve Ceyhan Cezaevinde ise Selim’ in düşünceleri doğrultusunda hareket ettim" demişti. Şimdi ise aynı Mustafa Karasu beni karalamak ve gözden düşürmek için kendisine verilen talimatlara uyduğunu gösteriyor. Bu konuda veya yazdığı yazıdan dolayı kendisine kırgın değilim. Çünkü bende daha önce kendisi gibi yapmış, yok edilmesi gerekenler aleyhine yazılar kaleme alarak ulu önderimizi övmüştüm. Mustafa benim gözümde iki yıl önceki Selim gibidir. Giderek gerçekleri görmeye başlayan Selim! Mustafa’ya göre PKK diye bir örgüt vardır ve eleştirilerinde kişi haklı da olsa; militanın görevi örgütü savunmaktır. Bu mantıkla hareket eden Mustafa, gerçekleri gören ve Apo’ya karşı tavır alan eşime, iki ayrı konuşmasında: "İkimize çok görevler düşüyor, Selim aleyhinde çok sayıda toplantılar düzenlenecek, ikimiz bu toplantılarda konuşacağız,"demişti. Eşim "Ben Selim’in tasfiyeci ve ajan olduğuna inanmıyorum. Eskiden PKK’de yoldaşlık ilişkileri vardı, yoldaşlar birbirlerini düşürmüyor, yüceltiyorlardı. Simdi yoldaşlık ilişkilerinin yerini, feodal komploculuk almış. Bu yüzden toplantılara katılmayacağım" demişti. Eşime: "Sen bir kişinin peşinden gidiyorsun" diyerek, onu eleştirmişti. Eşim bu eleştiriye karşılık verdiğinde, "Burayı terk edeceksin, Hollanda’da bir evde bizim denetimimiz altında kalacaksın veya Sam’a gideceksin, hangi kötü rolü üstlenmişsin?" tehdidine maruz kalmıştı.
Mustafa, kendisinin bir kişinin peşine takıldığının henüz bilincine varamamıştı. Eşim de uzun süreden beri bir kişinin peşine takılmıştı. Bu kişinin kendi ardında bıraktığı ölüleri, hain damgalıları görünce, böyle bir kişinin peşinden gitmenin doğru olmadığını nihayet anlamıştı. Mustafa`nın eşime söylediği ibretlik bir söz, ona er geç gerçekleri gösterecektir; "Selim, Galile olmak istiyor" sözü ile içinde yaşadığı dünyanın, katolik dünyası gibi gerici, mantıksız, insanlık dışı bir gezegen olduğunu da anlatıyordu.
Mustafa! Bir yerde bilimden, insanlıktan, sevgiden uzak; düşünmeyi, hayal etmeyi, insan olmayı, doğruları söylemeyi yasaklayan bir sistem varsa, orada Galile olmak bir onurdur. Tarih eğer bu görevi benim sırtıma yüklemişşe, Galile olmaktan onur duyarım. Ama sen ve bütün arkadaşlarım, bilincinde olduğunuz suçların utancını tarih boyunca sırtınızda taşıyacaksınız. Karşı karşıya olduğumuz durum, Galile’nin karşı karşıya olduğu duruma benziyor. Galile gibi gerçekleri izah edeceğim, söylediklerimden asla geri dönmeyeceğim ve itirafçı olmayacağım.
Berxwedan Gazetesinde kardeşimin imzasıyla yazılan yazı bir sahtekarlık örneğidir. Kardeşi kardeşe vurdurtmak isteyen sömürgeci puştluğun ta kendisidir. O yazıyı kaleme alan kişinin, kendisini bir tas çorbaya satacak yapıya sahip olduğunu biliyorum; onu çok iyi tanıyorum.
Benim kardeşim, halkımın davasına inanmış ve bunun için dağda savaşıyor, onun kardeşi Osman Öcalan ise Irak`ta göbek büyütüyor. Kardeşimin imzasıyla başkasına beni karalayan yazılar yazdırtmak, diktatörlüğün adiliğinin göstergesidir. Kardeşimin ağzından "Gelsin, adalete sığınsın" çağrısı yapmak, utanç verici bir durumdur. Doğruluk, hak, adalet nerede demezler mi adama? Zaten görüşlerimi ve düşüncelerimi özgürce anlatabileceğim bir mekanizma veya kurum olsaydı, hiç kuşkusuz kaçmazdım.
Ulu önderimiz Abdullah`ın yüce mahkemeleri ve soruşturmalarında sadece "itiraf" yapılır. Ve ben itirafçılardan nefret ederim. Aleyhimde yürütülen yazılı ve sözlü propoganda da "Selim bir hiçtir, önderlik herşeydir" deniliyor. Kafası çalışan her insan, böyle bir propogandanın içindeki gerçekleri kolaylıkla görebilir. Bu kitap, ‘hiçbir şey olmayanlarla’ kendini her şeyin yerine koyan birinin öyküsünü anlatıyor.
Avrupa’ya geldiğimde pek çok kişi ile telefon aracılığıyla görüştüm. Büyük bir çoğunluk "Bir şey yazma, biz durumu biliyoruz, şimdi yazarsan düşman kullanır" diyordu. Bir yakınımla telefonla yaptığım bir konuşmamda "Demokrasi yoktur" sözlerime tepkisi, " Demokratik bir ortamın olduğunu biliyorum" şeklinde idi. Anlattıklarımdan hemen sonra "Kimseye bir şey söyleme, öldürürler" demesi ise, "Demokratik bir ortamın nasıl bir ortam olduğunu" daha iyi anlatıyordu. Aydınların bazıları kendi çıkarlarından, bazıları korkudan, bazıları da karşı karşıya olduğumuz vehametin ayrıntılarını bilmediğinden sessiz kalmamı öneriyorlardı. Aydınlarımızı dinleyince 1920`lerden sonra Türk aydınlarının neden, niçin ve nasıl dalkavuklaştıklarını daha iyi anladım. Neticede kitabı yayınlamaya karar verdim.
Türkiye hükümeti ve Türkiye basınının kitabı kullanacağını biliyordum. Nasıl yapayım da, kullanmasın diye çok düşündüm ama bir çözüm bulamadığım için yayınlamaya karar verdim. Bana göre yayınlamak bir çözümdür. Çünkü ulu önderimiz Abdullah, hiç bir düşmanın uygulamadığı yöntemleri kürt halkının evlatlarına karşı uyguluyor; onun bu yöntemlerini anlatanları, kendisini eleştirenleri ajanlıkla suçluyor, "Bunların söyledikleri düşmanın söyledikleridir" deyip yüzünü maskeliyor; bu maske ile başka iğrençlikler yapıyor. Okuyucunun bu oyunu kavramasını ve maskeyı düşürmesini istiyorum. Ben bu kitapta yaşadıklarımı ve tanık olduklarımı anlattım, duyduklarımı anlatmayı gerekli görmedim. Onun yaptıklarını anlattım. Düşman kullanacaksa, onun yaptıklarını kullanacaktır. Eğer bu işin bir suçlusu varsa, o ben değilim.
Hayatım tehlikedeyken bana yardımcı olan Kızıl Haç Lübnan Komitesi Sekreteri Pascal Kuttat`a, komite üyesi bayan Veronika ve Maria Le Kohli`ye, komitede çalışanlarına, Faysal, Maria Rose, Christin, Hüseyin, Hadi ve Muhsin`e, Birleşmiş Milletler Lübnan temsilcisi Salvatore Lombardo`ya, Avukatım Monika ve Maroni Kilisesi Papazı Permisel`e, Uluslar arası PEN, Alman PEN´ine, Alman Gazeteciler Sendikasına, Uluslar arası Af Örgütü yetkililerine, Helmut Oberdiek, Hans Koschnick ve adlarını yazmadığım iyi insanlara teşekkür ederim.
11 Ağustos 1993 Beyrut Bölüm: 1
"Devrim kendi çocuklarını yedi" sözü, diktatör kendi çocuklarını yedi demek istiyor. Bu da diktatörlerin yamyam olduklarını gösteriyor. Bizde henüz devrim yapılmadan çocuklar yiyiliyor.
Bugün, tam 18 gündür Beyrut’ta bulunuyorum. Günlük yazmaya karar verdim. Yalnız günlük değil, yaşananları romana dönüştürmeyi tasarladım. Planını yaptım, birkaç sayfa yazdım, sonra yazmaktan vazgeçtim. Kafam karmakarışık, allak bulak. Beyrut´a yabancıyım, tanıdığım hiç kimse yok. Dil bilmiyorum, yer bilmiyorum, ilk geldiğimde param da yoktu; Alex Haley´in Kökler romanındaki çiftlikten kaçan köle gibiydim. Kunta Kinte gibi. Benim de onun gibi seyahat belgem yoktu.
5 Temmuz Lübnan´ın Bar Elias kasabasından bir taksi ile geldim; tanımadığım, görmediğim, bilmediğim Beyrut´a. Alman Elçiliğine gidip Almanya´da ilticacı olduğumu sahte bir Türk pasaportu ile Lübnan´a geldiğimi, pasaportumu kaybettiğimi, Almanya´ya geri gitmek istediğimi anlatmayı düşünüyordum. Yoldan geçen bir taksiye el kaldırdım. Taksiye bindiğimde şoför, Arapça bir şeyler sordu; "Nereye gitmek istiyorsun?" demek istediğini anladım. Çat-pat İngilizcemle " I want going safarati Alman" dedim. Soför, "Okey" diyerek gaza bastı, ileride trafik öylesine sıkıştı ki kaplumbağa hızıyla gitmeye başladık. Rio Djenerio`da Brezilya'lı ünlü yazar Antonio Olinto ile bir sohbetimizde, "Bizim Brezilya'da o kadar öküz çok ki kişi başına bir öküz düşüyor," demişti. Ben de şu Beyrut'ta o kadar araba çok ki kişi başına bir araba düşer desem, abartmamış olurum. Lübnan Hükümeti arabalar için gümrük koymadığından, cadde ve sokaklar Mercedeslerle dolu. Soförüm cin gibi bir adam ve cebimde yalnızca 50 Alman markı var, parayı çıkarıp uzatıyorum, "Üzerimde bozuk para yok" diyor. İleride bir sarafın kapısında durduruyor arabayı, parayı bozdurmak için dükkana giriyorum; 50 Markı, 50 bin Lübnan lirasıyla değiştirip arabaya geri dönüyorum.
Alman Elçiliği, Beyrut'un dışında denilebilecek; tepede bahçelikli bir yerdeydi. Elçilik binası kapısına varınca şoföre, taksi ücretinin ne kadar olduğunu sorduğumda, "50 bin lira" dedi. Yabancıydım, dil bilmiyordum, cin gibi şoföre göre tam kazıklanacak adamdım; "Çok fazla istiyorsun, benim o kadar param yok "dediğimde, şoför 50 binde diretmeye başladı. Dolar ile kurşunun Tanrı olduğu Lübnan'da insanlardan dürüstlük ve merhamet beklemenin saflıktan öte bir şey olmadığını anlıyor ve kızıyorum şoföre, parayı vermemekte diretiyorum. Soför de arapça bir şeyler söyleyerek kızıyor ama, anlamıyorum söylediklerini. Cebimdeki paraları sıkıca tutmuş, "10 bin lira yeterlidir" diyorum. Neticede Alman Elçiliğinin kapısında nöbet bekleyen polisler aramıza girdiğinde 25 bin vermek zorunda kaldım. Ama içim yanıyordu. Neden pazarlık yapmadan arabaya bindim, diye soruyorum kendi kendime. İş işten geçmiş, paralar elden gitmiş, araba binliklerimle gözden kaybolmuştu. Alman Elçiliğinin kapısında nöbet tutan polislere İngilizce olarak "Pasaportumu kaybettim, Elçiyle görüşmek istiyorum" diyebildim. Kapının önünde yarım saat bekledikten sonra içeri alınmak için nizamiye kapısından geçirildim. Binanın girişindeki güvenlik kulubesinde uzun boylu, sarışın bir polis üstümü didik didik aramaya başladı. 25 bin Lübnan lirası, para cüzdanı, Yeni Ülke Gazetesinin basın kartı ve yıpranmış bir diş firçası dışında üzerimde başka bir şey yoktu. Polis, diş fırçamı kabından çıkarınca gülümsedi, neden gülümsediğine bir anlam veremedim. Pantolonumun arka cebinde küçük bir telefon defterim vardı, onu fark etmedi, eşyalarımı ceplerime yerleştirdikten sonra binanın ikinci katına çıkarıldım, oturmam için bir odaya alındım, boş odadaki koltuklardan birisine oturduktan yaklaşık beş dakika sonra orta yaşlı bir bayan yanıma geldi. Sorunumu İngilizce olarak anlatmaya çalıştım, ama kelimelerim yeterli olmuyordu. Kadın bütün soğukluğuyla, "Git Türkçe ve Almanca veya Türkçe Arapça bilen bir tercüman bul getir."dedi ve çıkıp gitti. Bir polis kapıda beni bekliyordu; çaresizdim, dilsizdim, çıkmak zorundaydım ve çıktım. Elçilik binasından uzaklaşınca düşünmeye başladım.
Nereye gidecektim? Neredeydim? Dil bilmeyince, kimseyi tanımayınca, parasız olunca bütün kapılar insanın yüzüne böyle kapanır mı? Arapça Türkçe bilen tercümanı nerede bulacaktım? Bulsam bile, pasaportu olmayan, ilticacı olduğum halde Almanya'dan izinsiz ayrılan bana, vize verirler mi? Çarşıdan 25 bin lirayla buraya gelebilmiştim, şimdi çarşıya nasıl gidecektim? Kafamdaki bu çözümsüz sorularla bir sokağı geçerek ana caddeye çıktım.
Yoldan geçen bir özel arabaya el kaldırdım, durdu. Sürücüye yabancı olduğumu, çarşıya gitmek istediğimi, az bildiğim İngilizcemle anlatmaya çalıştım. Araba sahibi iyi İngilizce konuşan bir mühendisti. Kürt olduğumu öğrenince; beni servis arabalarının kalktığı bir yere kadar götürebileceğini söyledi. Teşekkür ederek arabaya bindim, servis arabalarının kalktığı bir yerde başka bir arabaya binerek deniz kıyısı boyunca gittim, bahçeli bir alanda taksi şoförüne bin lira verdikten sonra indim. Deniz kıyısındaki şose yoldan yürürken tekrar düşünmeye başladım. Nereye gidebilirdim? Nereye, kime baş vurabilirdim? Bar Elias'tan kaçmak kolaydı. Beyrut'tan nasıl kaçacaktım? Parasız nasıl yaşayacaktım? Nerede yatacak, ne yiyecektim? Benimki Kunta Kinte benzeri, plansız programsız bir kaçıştı. Ama buna rağmen pişman değildim kaçtığıma. Benimki kaçmaktan ziyade bir baş kaldırıydı. Daha fazla kişiliğimin çiğnenmesine, gururumun ayaklar altına alınmasına, sevdalarımın ve inançlarımın kepaze edilmesine izin veremezdim. Aç kalsam da, yersiz-yurtsuz kalsam da, ölsem de, onursuz ve şerefsiz yaşamaktan iyidir. Yolda yürürken böyle düşünüyordum. Ama bir çare bulmam gerekiyordu!
Pantolonumun arka cebindeki telefon defterimi çıkararak göz gezdirdim. Kim, nasıl bana yardımcı olabilir sorusunu soruyorum kendime. Kürt PEN'nin Başkanı Hüseyin Erdem'in fax numarası üzerinde gözlerim çakılıp kaldı. Zaten Bar Elias'ta soruşturmada kaldığım iki aylık zaman sürecinde, Hüseyin Erdem'le olan ilişkilerim üzerinde durulmuştu. Oysa Hüseyin'le gizli saklı herhangi bir ilişkim yoktu. PEN üyesi olmam, Rio Djenerio´da yapılan 58. PEN Kongresine birlikte gitmemiz, evinde iki gün misafir kalmam dışında herhangi bir birliğimiz yoktu. Ama Hüseyin'e bir fax çekebilseydim. Onun insanlığa önem verdiğini bildiğimden, yardımcı olabileceğine inanıyordum. Bu düşüncemden hareketle telefonlu ve faxlı bir otel arama kararına vardım. Beyrut'ta böyle bir otel bulmak zordu; sordum, tarif ettiler. Montemar oteline gittim. Gazeteci olduğumu, paramı ve pasaportumu kaybettiğimi, Almanya'ya acil fax çekmek istediğimi İngilizce olarak anlattıktan sonra, bir kalemle bir kağıt verince; otelin denize bakan salonuna geçtim, bir koltukta oturarak şu satırları yazdım:
"Hüseyin, Almanya'dan Sam’a geldikten birkaç gün sonra tutuklandım. İki ay kapalı bir cezaevinde kaldım, burada Diyarbakır cezaevi tarihinin tam tersini yazmam, dışarıdaki pratiğimin kontr-gerilla ve özel savaş pratiği olduğunu kabul etmem istendi. Ya buyrulanı kabul edecek ya da intihar edecektim. Üçüncü bir yol olmadığından buyrulanı özeleştiri olarak yazdım. Buradan yarı açık bir cezaevine alındım. Diyarbakır cezaevi ile ilgili daha önce yazdığım iki kitabın tersini izah edecek bir kitap kaleme almam da isteniyordu. Resmi ideolojinin talimatıyla resmi ideoloji doğrultusunda kitap yazamazdım. Osmanlı şairi Nedim olamazdım, gerçeklerin yerine yalanları koyamazdım. Bunun için cezaevinden firar ettim, şu anda Beyrut'tayım. Üzerimde kimlik, pasaport ve para yoktur. Bana nasıl yardımcı olabilirsin, acil olarak aşağıdaki fax numarasına bildir: 0096 119 12 80-4."
Bu notu yazdıktan sonra fax işlerine bakan Bayana yarım yamalak bir İngilizce ile gazeteci olduğumu, pasaportumu ve paramı kaybettiğimi, bu mesaji göndermem gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bunun üzerine Bayan, "Açılış dört, dakikası üç dolar" diyor. "Param yok" diyorum, kulakları kapalı sanki. Kurşun ve dolar yasalarının geçerli olduğu Beyrut'ta insanlıktan anlamıyor. Uzun süren bir tartışmadan sonra on bin lirada anlaştık ve faxı çektim. İki saat otelin salonunda faxın sonucunu bekledim. Yanıt yok. Telefonun her çalışında, faxın her cızırtısında kulaklarım, gözlerim, duygularım, hayallerim, umutlarım resepsiyona doğru şaha kalkıyor, gelenlerin bana ait olmadıklarını anlayınca; karamsarlık her yerimi kaplıyor. Belki Hüseyin evde yok, belki başka bir ülkeye gitmiştir ya da geç saatlerde eve gelir diye düşünerek umutlanıyorum...
Gece yaklaşıyor, yatacak yerim yok. Cebimde sadece 14 bin Lübnan lirası var. Bu parayla otelde yatamıyacağımı biliyorum. Çaresiz oturduğum yerden kalkıyorum, vestiyerdeki kıza: "Faxım gelirse bir yerlere koyun, gece geç saatlerde veya yarın sabah gelir alırım" dedikten sonra dışarı çıkıyorum. Yapacak başka bir şey yok. Deniz kıyısı boyunca kıvrılıp giden asfalt yola geliyorum; arabalar vızır vızır geçiyor, lacivert gömleğim terden ıslanmış, kışlık kadife pantolonum bacaklarımı yakıyor, ayaklarım kışlık botlarımın içinde vıcık vıcık.
Beyrut'ta kimsesizim. 20 yıllık bir mücadele hayatımdan sonra, şimdi tek başıma kaldım. Onbir yıl cezaevi yatmışım, üç yıl sistemli işkence görmüşüm, boyun eğmemiş direnmişim; askeri mahkemelerde, nefes almanın bile suç sayıldığı koşullarda halkımın gür sesi olmuşum. Gazeteciyim, yazarım, milletvekiliyim, bütün bunlar kimin umurunda? Asfalt yolun kenarından şehir dışına doğru yürüyen, şakaklarına ak düşmüş orta yaşlı bir adamım, hepsi bu! Kimliğim yok, dilim yok, en önemlisi de param yok. Bunlarsız Beyrut'ta yaşamak zor, biliyorum.
Beyrut'ta Kürtler, Ermeniler yaşıyorlar. Dillerini biliyorum. Ama, onlara da gidemiyorum. Efendimin adamları peşime düşecek, beni arayacak, bundan eminim. Ama yardımcı olmak için değil, öldürmek için. Çünkü yasaları çiğnemiş ve kaçmıştım. Zaten beni öldürmek için uydurulan bahaneler yetersizdi, kaçmam da eklenince, ölümü hak etmiş oluyordum. Benim efendim, Kunta Kinte`nin efendisi gibi yalnız ayağımı kesmekle yetinmeyecekti. Bunu biliyordum. O halde tek başıma, başımın çaresine bakmalıydım.
Asfalt yoldan şehir dışına doğru yürüyüşümü sürdürüyorum. Yoldan sadece arabalar geçiyor, benim dışımda yaya yürüyen kimse yok; şehir dışındaki bir virajda deniz kıyısına inmeye çalışıyorum. Ama taşlık bir alan olduğundan, inmekte zorlanıyorum. Bazen kocaman taşların üzerinden atlıyor, bazen de taşları tuta tuta iniyorum. Sonunda dalgaların çarptığı bir taşın üzerine varıp oturuyorum.
Güneş artık batmak üzere, Beyrut'ta güneş bir başka batarmış meğer. Oturduğum yerden güneşin batışını izliyorum; kıpkızıl bir balon gibi sudan bir metre yükseklikte duruyor. Koskoca güneşin bu denli küçüldüğünü ilk olarak burada görüyorum ve denizin büyüklüğü içinde güneşin eriyişini. Giderek bir ayna kadar küçülen güneş yok olunca geriye kıpkızıl bir kuşak kalıyor.
Deniz kenarındaki taşın üzerinde uzunca bir zaman oturuyorum. Ve kıyıya vuran dalgaları izliyorum. Dalga izleme ilgisini, cezaevinde kelebek adlı romanı okuduğumda edinmiştim. Altı ay önce, yine Rio Djenerio`da Atlas Okyanusunun kıyısında böyle uzun süre izlemiştim dalgaları. Roman kahramanı Fransız kürek mahkumu aklıma geldi. Beyrut'ta daha çok Kelebek`e benziyordum. Burada bir kaçaktım artık, bende kelebek gibi uzun süre cezaevlerinde yatmış, birkaç kez firara yeltenerek yakalanmıştım. Bu son kaçışımdı. Kelebek, Hindistan cevizlerini bir torbaya doldurarak, bunlar aracılığıyla bir adadan başka bir adaya geçmeye çalışmıştı. Beyrut'tan Hindistancevizi dolu bir torbaya binip Kıbrıs`a geçemezdim ki! Üstelik Beyrut'ta Hindistan cevizleri de yoktu.
Düşünüyor, dalgalara bakıyorum. Ard arda asker safları gibi diziliyor, kıyıya doğru hücuma geçiyorlardı. Önce küçük dalgalar, ardından kocaman bir dalga kıyıya ulaşıyor, çarpıyor; süt beyazı su, iki metreyi aşkın havaya kalkıyor, kıyıdaki taşların üzeri bembeyaz kesiliyor ve hızla geri çekilerek masmavi renge bürünüyor; hiç durmadan, yorulmadan bu gelgit sürüp gidiyordu.
Kim bilir, bu dalgalar, günde kaç kez deniz kıyısındaki taşlara böyle saldırıyorlardı? Taşlarsa inadına direniyorlardı. Bu asırlardır süren savaşta yumuşak dalgalar, sert kayaları oymuş, onları kendilerine göre şekillendirmişti. Bu durum hemen göze çarpıyordu. "Bu da doğanın amansız savaşıdır" diyorum kendime ve dalgalarla kayalıkları başbaşa bırakıp, kendi başımın çaresine bakıyorum.
Önce yatmam için bir yer arıyorum, "Hava sıcak, deniz kıyısında yatabilirim" diyorum. Gerçi denizden karaya doğru, deniz kokulu, nemli ve serin bir rüzgar esiyordu ama, buna rağmen kara sıcaktı. İlerideki büyük uçuruma doğru gidiyorum, tepeye çıkıp aşağı doğru bakıyorum. Çok eskiden buraya bir taksi yuvarlanmış, kaportası çökük ve üstünün yarısı yok. Kim bilir kaç kişi öldü bu takside? Sürücüsü erkek miydi, bayan mı? Veya yeni evli bir çift miydi ölen. Veya bir aile toptan mı yok oldu? Ölen büyüklerin yanında çocuklar var mıydı? Veya kadın küçük çocuklarla birlikte öldü, erkek benim gibi yalnız mı kaldı? Acaba yaşıyor mu hala? Yaşıyorsa nerede? Kafamdaki bu sorularla uçurumun kenarından aşağı iniyorum. Arabayı inceliyorum, arka koltuğu işime yarıyor, zaten kopmuş bir halde duruyordu. Biraz uğraştıktan sonra koltuğu çıkarıyorum. Tam üzerinde yatıp uzanabileceğim kadar yumuşak ama, kirli ve tozlu. Hemen orada deniz suyu ile yıkıyorum. Kahverengi, pırıl pırıl deriden güzel bir yatak sahibi oluyorum.
Yatağımı kucaklayıp kıyı aşağı uçurumun dibinden geçiyorum, yatağımı taşların üzerine bırakıp kendime bir barınak arıyorum. Deniz dalgalarının ulaşamadığı, ama eskiden dalgaların oyduğu mağara, oyukta denilebilir buraya. İçeri girip inceliyorum. Yarasa, yılan, akrep gibi hayvanların olup olmadığına bakıyorum. Tam aradığım yerdir sonucuna varınca; yatağımı buraya taşıyorum. Eğik olan yerlere taşlar koyuyor, yatağımı yerleştiriyorum. Yatağımda sırt üstü uzanıp iki elimi başımın altına koyarak, gözlerimin önündeki uçsuz bucaksız denizi izliyor, kıyıdaki kayalıklara çarpan dalgaların sesini dinliyorum. Kendime göre deri yataklı bir oda sahibi olmuştum. Geriye yiyecek ve su sorunum kalmıştı. İki metre ilerimde deniz vardı, ben kıyısında sussuzdum. Suyun kıyısında sussuz olmanın ne demek olduğunu daha iyi anlıyordum.
Cebimdeki 14 bin Lübnan Lirasıyla kaç gün geçinebilecektim? 14 bin Lübnan Lirası, 14 Alman Markı ediyordu. 14 Alman Markıyla ne satın alınabilirdi? Birkaç ekmek, bir iki kilo domates, bir kaç şişe su. Ondan sonra? Ondan sonrası meçhul! Cüzdanımı çıkarıyor, binliklerimi sayıyorum, bozuk para bölümüne bakıyorum, on iki Mark yirmi dokuz Fenik sayıyorum. Ama demir Alman paralarının Lübnan`da geçersiz olduğunu düşünüyorum. Paralarımı cüzdanıma koyarak cebime yerleştiriyorum. Hava giderek kararıyordu; onunla birlikte deniz de. Gözlerimi kapatıyorum, dalgaların müziğini dinliyorum. Robinson Curzo aklıma geliyor, gülüyorum. Ama "Ben Robinson gibi değilim" diyorum. O, koskocaman bir adadaydı. Bir adanın efendisi, sahibiydi. Adanın bütün meyveleri, hayvanları onundu. Beyrut'ta benden önce her şey paylaşılmış; sokakların, binaların, arabaların, hayvanların, kuşların, suyun sahipleri vardı. Benim, " Benim" diyebileceğim; bir donum, bir gömleğim, bir pantolonum, bir ayakkabım, bir saatim, araba koltuğundan elde ettiğim bir yatağım, 14 bin Lübnan Lirası, 12 Mark 29 Fenik Alman parası param vardı.
1974 yılında Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine katıldığım zaman, sahip olduklarım yine bu kadardı. 19 yıl sonra yine hiç bir şeyim yok! İşin kötü tarafı ülkemden uzaktayım, önümde deniz var, bir yere gidemem. Suriye`ye yaya olarak geçsem, yakalanırım. Ürdün`e geçsem, oradan nereye geçeceğim? Çaresizim, kendime sorduğum soruların yanıtlarını veremiyorum. Geldiğim yere geri mi döneyim, sorusunu kendime sormuyorum. Çünkü çok uzun süre düşündükten sonra, "Kaçacağım" kararını vermiş ve kaçmıştım. Türkiye`ye gidemem, 19 yıl boyunca karşısında savaştığım, işkence gördüğüm, horlandığım, boyun eğmediğim bir rejimin egemen olduğu bir ülkeye gidemem. Kürdistan`a tek başıma gitmem mümkün değil, gitsem bile nasıl yaşarım? Yasa dışı birisiyim.
Ulu önderimizle derin çelişkilere düşmüşüm. Ne devletle, ne de gerilla ile yaşayabilirim. İkisinin de resmi ideolojisi (1) var; devlet kayıtsız şartsız beni ajanlaştırmak ister, oysa ben resmi ideolojinin dediklerini yapmamak için 19 yıl mücadele verdim. Gerillada da bana resmi ideoloji dayatılır; ben resmi ideolojilere karşıyım. Bir tek seçeneğim var, Avrupa`ya geçebilmek. Bunun için üç şeye ihtiyacım var; pasaport, vize ve para. Ama bunların üçü de yok. Peki ne yapabilirim? Düşünüyorum. Hüseyin`nin faxla göndereceği yanıt kafama takılıyor. Acaba yanıt geldi mi? Bu akşam gideyim mi, sabahı mı bekliyeyim? Sabaha kadar bekleyemem, sabrım taşar, gözlerime uyku girmez, sıkıntı basar beni. Faxdan bir umut bekliyorum, umut yarım saat ötemde, yatabilir miyim, diyorum. Kalkıp otele doğru yola çıkıyorum. Farlarını yakmış arabalar hızla yanımdan geçiyor, ben hızlı adımlarla yürüyorum. Otel resepsiyonundaki adama; Almanya’dan fax gelip gelmediğini soruyorum. "Hayır" diyor. Otelin salonunda biraz oturuyorum, salonun bitişiğinde lokanta var. Beyler, bayanlar masalarda şampanya patlatıyorlar, şuh kahkahalarla gülüyorlardı. Beyaz giysili garsonlar tekerlekli araçlarla onlara kızartılmış etler, kabukları alınmış karpuzlar taşıyorlardı. Ben ise aç karınla onlara bakıyordum.
Faxtan umudumu kesince otelden ayrıldım. Bir bakkal dükkanı arıyor ve buluyorum. İki ekmek, bir büyük şişe su istiyorum. Bin liramı verip yoluma koyuluyorum. Deniz dalgalarının sanki benim için oyduğu tek kişilik odama saat onda varıyorum. Önce soğuk suyumu yudumluyor, ardından su ile ekmek yiyorum.
Yemekten sonra denizi seyrediyorum. Çok uzaklarda bir ışık görünüyor. Evet bir gemi bu! Nereye gidiyor acaba? Ah bir gemiye binebilsem? Beni Beyrut'tan çıkarsın, nereye atarsa atsın, diyorum. Ama gemiye nasıl binebilirim? Pasaportsuz, parasız gemiye binilmez ki! Sonra para bulabilirsem, bir tekneyle Kıbrıs`a geçebilirim, zor bir iş değildir diyorum. Gözlerim uzaktaki gemi ışığında, çeşitli olasalıkları düşünüyorum. Gemi ışıkları kaybolunca, yatağıma uzanıyorum ama gözlerime uyku girmiyor. Kafamda 20 yıllık mücadelenin muhasebesini yapıyorum. Mücadeledeki arkadaşlarımı, kardeşlerimi düşünüyorum.
Ulu önderimiz, "Selim kaçtı" diyecek, ama "neden kaçtı " diye düşünenler de olacak. "Selim yıldı, mücadele etmeyi göze alamadı artık" diyecek resmi ideoloji. Gerçekleri çarpıtacak, ters yüz edecek. Zaten onun bütün marifeti bu. Gerçekleri çarpıttığı, ters yüz ettiği, tarihi yok saydığı, yalanı gerçeğin yerine koyduğu için resmi ideoloji adını alır. Bu tür resmi ideolojiler, geri kalmış halkları, tarihin belirli bir kesitinde etkilerler; geri halklar, gerçeklere inanmaktan çok, yalanlara inanmaya daha yatkındırlar. Ama geçmiş yok edilemez, tarih uzun süre çarpıtılamaz, yalanların ömrü uzun olmaz, resmi ideoloji ebedi kalamaz. Kısa bir süre sonra kokuşmuşluğu açığa çıkar, kendisiyle birlikte, kurduğu düzeni yıkar.
Ben kaçtım. Resmi ideolojinin cezaevinden kaçtım. O cezaevi ki, fiziki tutsaklığım aracılığıyla, beynimi de tutsak yapmak istiyordu. Beynimin tutsak olmaması için kaçtım. Yalanları bana doğru diye onaylattırarak piyasaya sürmek isteyen resmi ideolojiyi red etmek için kaçtım. Yamyamı ve yamyamlığı gözlerimle gördüm, aldandığımı anladığım için kaçtım. Gerçekleri anlatmak için kaçtım. Halkımın uzun bir süre sonra göreceklerini, söyleyeceklerini, çok daha önceden, bu gün söylemek için kaçtım. Gerçeklerin gizli kalmaması, yalanların, gerçeklerin yerini almaması için kaçtım. Gelecek nesillerin yüzüme tükürmemesi, bugünkü dalkavuklarin yüzüme tükürmesi için kaçtım.
Stalin`in generallerinin düştükleri konuma, ileride düşmemek için kaçtım. Resmi ideoloji tarafından öldürülen ve hain damgası vurulan arkadaşlarımın akibetinden vicdan azabı çektiğim için kaçtım. Bundan sonra suçsuz yere öldürülecek olan arkadaşlarımın ölümleri karşısında sesiz kalmamak için kaçtım. Yalanların kitleleri daha fazla etkilememesi, geçmişin yok sayılarak ortadan kaldırılmaması, yaşadığımız anın çarpıtılmaması, devrimcileri ve giderek halkı imha etmek isteyen diktatörlüğün daha fazla güçlenmemesi için kaçtım. Halkıma karşı daha fazla yalan söylememek için, daha fazla insan kandırmamak için kaçtım.
1974`te Kürdistan`da pek fazla kimsenin inanmadığı PKK`ye ben inanarak katıldım. Bu gün çok sayıda insanın inandığı "PKK`den" ben inanmayarak kaçtım. Bu benim değişikliğimle izah edilemez. Ben yüz seksen derece tersine değişmedim. Tam tersine deney, tecrübe ve bilgim; bunlarla birlikte kararlılığım arttı. İlk mücadeleye başladığımda inandığım gibi, bu günde Kürt halkının kendi özgücünü kullanacağı, özgür silahlarla bağımsızlığını kazanacağına inanıyorum. Ama değişen, tersyüz olan bir şey var ortada. PKK! Evet PKK tersyüz edilmiştir. PKK artık "PKK" değildir. Bugün böyle bir parti ortada yoktur. Ulu Önderimiz, partiyi ortadan kaldırmış, kendisini partinin yerine koymuştur. Ulusun iradesi, ulusun öncüsü parti değil, ulu önderimizdir. Ulu önderimizin her kararı, aynı zamanda ulusun kararıdır. Ulu önderimiz kendine göre bunun teorisini de yapmıştır.
Mahsum Korkmaz Akademisinde en çok işlenen derslerden biri "Parti Önderliği" ile ilgiliydi. İnanmadığım halde, ben de bu dersi vermek zorunda kaldım. (2) Görevim; gerçekleri veya doğruları anlatmak değil, resmi ideolojiyi tekrarlamaktı. "Parti önderliği bir kurumdur" diyorduk. Bize böyle buyrulmuştu, biz de tekrarlıyorduk. "Bu kurum bütün ulusun iradesidir", demeliydik.
Simdi sonuçta tekrar kapitalizme geçen beğenmediğimiz, eksik, hatalı, anti demokratik olarak gördüğümüz devrimlerde bile partiler, kurum olarak kitlelerin öncüsüydü. Yani yaşayan, konuşan, gören, hataları, eksiklikleri fark eden, karar alabilen, hatalı kararlara itiraz edebilen insanlar; kadrolar kitlelere öncülük yapıyordu. Bizde ise ÖLÜLER! Hataları görmeyen, yanlışları fark etmeyen, duymayan, işitmeyen, karar veremeyen, itiraz edemeyen ölüler! Yani şehitler önderlik kurumunda yer alıyorlar. İşin ilginç yanı binlerce şehidin yer aldığı bu kurumda yalnızca ulu önderimiz sağdır. Onun şehitlerle ilişkisi vardır! Belki biz kulların aklı almıyordur. Ulu önderin bilmediğimiz, görmediğimiz (çünkü biz kullara her şey ayan değildir) tanrısal yanları olmalı!
Belki de kararları almadan önce bütün şehitleri yanına, yüce katına çağırıyor: "Yoldaşlarım, siz öbür dünyadasınız, belki bizim dünyada olup bitenlerden haberiniz yoktur. Buna rağmen ben sizi unutmadım. Hepinizi önderlik kurumuna aldım. Su konular hakkında görüşlerinizi söyleyin birlikte kararları alalım" diyordur.
Belki Kemal Pir, Mazlum Doğan veya M. Hayri Durmuş (3) onunla şöyle konuşmuşlardır‘
"Abdullah Yoldaş, biz orada iken böyle bir kurum yoktu, o zaman da şehitlerimiz vardı. Ama kararları biz yaşayanlar alıyorduk. Simdi biz buradayız, siz oradasınız, bilmediğimiz konular hakkında görüşler ileri sürüp ortak kararlar almamız pek doğru olmaz. Sağ olan arkadaşların görüşlerine baş vurarak onlarla birlikte ortak kararlar alsanız, daha iyi olmaz mı?" Bu sözler karşısında ulu önderimizin ne kadar öfkelendiğini biliyorum.
Onlara şu uzun söylevi çektiğini düşünüyorum. (Aynı söylev, ulu önderimizin konumu hakkında bilgisi olmayan biz cezaevlerinden çıkıp akademiye gelenlere de çekilmişti. Ben çekilen uzun söylevlerden neler anladığımı veya neler anlatılmak istendiğini ulu önderimizin ağzından yazıyor, sizleri onunla başbaşa bırakıyorum:
"Belli ki, siz geri kalmışsınız. Zaten Hayrı eskiden ‘Biz temposuna ayak uyduramadık’ demişti. Doğru bir sözdü. İlk başta uslubunuzu değiştirmelisiniz. Bana Abdullah Arkadaş diyorsunuz, bu PKK`nin uslubu değildir. Abdullah Arkadaş demekle beni kendi seviyenize düşürüyorsunuz, önderlik deyin beni öne çıkarın. Önderlik demeyi öğreneceksiniz. Siz şehit düştükten sonra çok şey değişti; ben yoktan var ettim, ben ölüye can verdim, ben konuşmayanı konuşturdum, ben görmeyene göz, duymayana kulak verdim. Ben iğne ucu kadar yerden dağ kadar olanak yarattım. Ben yüceldim, ben tek başıma bütün emperyalist devletlere karşı savaşıyorum. Kimse hala beni anlamış değildir. Ben göklere çıktım. İşte bakın her birinizi dünyanın bir yerinden topladım, burada sizinle konuşuyorum.
"Siz sağ iken benim böyle özelliklerim yoktu ki! Göğe çıkmayı bırakın, siz 12 Eylül darbesi öncesi Hilvan ve Siverek`te silahları patlatınca, Ethem arkadaşla zorbela sınırı geçip kaçmıştım. Ama şimdi siz şehitlerle konuşup kararlar alıyorum. Bunları göreceksiniz! Bizim önderliğimiz öyle başkalarının önderliğine benzemez. Size biraz saygı duyduğum için bu kuruma aldım!
"Sağ olan unsurlar, önderlik kurumunda yer alamazlar. Bu kurum, yüce bir kurumdur. Sağ olanların hepsini cüceleştirdim. Yüce kuruma alınacak niteliklere sahip kimse yoktur zaten. Hepsi düşkün, bir kısmı kaçtı, emperyalizmin, bilmem kimin ajanı oldu, bir kısmı Bulgar ajanı çıktı, bir kısmı intihar etti, bir kısmı bizim tarafımızdan şey edildi. Açıkca benim göğe çıkmamı, siz değerli yoldaşlarla ilişki kurmamı istemiyorlardı. Oysa ben, göğe çıkarak İsa olmak istiyordum. Baktım normal yollardan olmuyor; göğe çıkmamı istemeyenleri, beni tanrı kabul etmeyenleri, bana tapmayanları öldürdüm, kaçırttım, kendi yöntemlerimi dayatarak intihara sürükledim, kalanlara da boyun eğdirdim! Zaten kalanlar pek bir işe yaramıyorlar, çok çok zavallıdırlar, bir çorbayı bile kurtaramıyorlar. Ha bire beni yüceltiyorlar. Aslında bundan müthiş zevk alıyorum, ama onlara: `Bırakın beni övmeyi kendiniz birşeyler yapın, kendinizi biraz yüceltin. Benim görevim sizi yüceltmektir diyorum inanıyorlar.` Halbuki tam tersi; onların görevi beni yüceltmek, benim görevim onları alçaltmaktır. Ben yüceldikçe onlar alçalıyor, onlar alçaldıkça ben yüceliyorum. Onları müthiş aşağılıyorum: ` Serseriler, şerefsizler, kure kere, yani ´eşeğin sıpaları´ diyorum, bunları teori olarak onlara sunuyorum, müthiş seviniyorlar. Kendilerine söylediğim bu küfür ve hakaretleri topluca okuduktan sonra ´Biz önderliğin ayetlerinden müthiş güç aldık´ diyorlar. Ne yapayım, kuldur bağışlayıcı davranıyorum. Yoksa diyeceğim ki; behey alçakoğlu alçaklar, sizlere `eşekoğlu eşek` dedim. Bunları okuyup neyinden güç aldınız? Büyük bağışlayıcı olduğum için kullarımı bağışlıyorum.
"Siz öldükten, dirilerin bir bölümünü şey ettikten, bir bölümünü intihara sürükledikten, bir bölümünü kaçırttıktan, kalanları kullaştırdıktan sonra bana ayetler (4) inmeye başladı. Her hafta bir kitap ayet söylüyorum. Vahiy katiplerim söylediğim sözleri harfi harfine yazıyorlar. Bu ayetlerden yüzlerce kitap çıktı. Her kitap bir devrim yarattı. Kullarım okuyorlar ama, anlamıyorlar. Anlıyorlar ama söylediklerimi yapamıyorlar.
"Simdiye dek peygamberlerin sadece birer kitapları vardı. Gerçi kitapsız olanlar da peygamber oldu. Ama, ben hepsini aştım. Simdi bana tapan, benim peşimden koşan milyonlar var. Müthiş edebiyat yapıyorum. Evet, kişilik çözümlemesi yapıyorum, her kitabım bir roman gibidir. Yaşar Kemal`in yazdıkları, benim ayetlerimin yanında hiçtir.
"Yaşar Kemal basit bir eskiyayı anlatmış sadece, ben kişilikleri çözerek, yıkarak yeniden yapıyorum. Evet, insanları yeniden yapıyorum; kelimenin tam anlamıyla yapıyorum. İnsanı yaratıyorum, bana hiç zor gelmiyor. Bu işi yapmak eskiden tanrılara aitti, şimdi ben yapıyorum. Eskiden tanrılar insanları nasıl yaratıyorlar diye çok merak ederdim. Meğer çok basit bir işmiş; yollarını yöntemlerini bileceksiniz. Benim alanıma gelenlere, bütün gücüm ve otoritemle yükleniyorum: `Sen objektif olarak ajansın, sen Kemalizmin kulusun, sen düzenin yarattığı bir tipsin, sen düşkünsün, sen gafilsin, sen aymazsın, senin yaşadığın gerçek senin gerçeğin değil, sen bu halinle bir hiçsin!` diyorum. Yeni gelenler kuzu kuzu beni dinlerler.
"Kulum, aymazım, gafilim, düşkünüm, ajanım haline getirdiğim bir hiçleşmiş, benden söz hakkı alarak şöyle konuşur: `Önderliğin dediği gibi; gerçekten biz düşkünleştirilmiş, hiçleştirilmiş, objektif olarak ajanlaştırılmışız. Niye bizden iyi militan, iyi önder çıkmıyor? Niye önderlik hepimizden fazla iş yapıyor? Hem stratejik önderliği hem taktik önderliği tek başına yürütüyor. Her gün hepimizle ilgileniyor, biz günde kaç kişi ile ilgileniyoruz, kaç kişi kazanıyoruz? Bir kere kendimizle önderlik arasındaki mesafeye bakalım; önderlik Ağrı dağının zirvesinde, biz henüz dağın eteğinde bile değiliz.`
"Kullarıma çok çok söz hakkı veriyorum ama, konuşamıyorlar. Bir kaç kelimeyi bir araya getiremiyorlar. çok zavallı, çok düşkünler. Hep ben konuşurum, onlar dinlerler. Bir Alman bayan gazeteci buraya geldi `Bu dünyada senden çok monolog yapan kişi yoktur` dedi. Ne yapayım karşımda konuşacak adam yok, bizim toplum böyle dilsizleştirilmiştir dedim. Oysa bayan bilmiyordu ki; ben konuşan, düşünen herkesi susturmuştum, susturmam gerekiyordu. Çünkü tanrı buyurur, kul dinler ve `Amin` der. Benim kulum olan, ancak benim söylediklerimi tekrarlar. Bir de beni, benim kullandığım kelimelerle över. Bunun dışında düşünce üretmek, düşünüleni dile getirmek münafıklıktır. Zaten ben, kullarımın beyinlerini düşünce üretecek biçimde değil, benim ürettiğim düşünceleri tekrarlayacak biçimde ayarlamışım. Bunun için düşündüler mi, aynı şeyleri düşünürler, yazdılar mı aynı şeyleri yazarlar, konuştular mı aynı şeyleri konuşurlar. Bu çok iyi bir yöntemdir, tek tip insan böyle yaratılır işte. Yaratmaya çalıştığım toplumun prototipidir bu; farklı düşünceler üretilmeyince; sorunlar, çeliskiler, çatışmalar çıkmaz. Bana karşı muhalefet de gelişmez. Ben söylerim onlar tekrarlarlar. İşte bu kollektif düşünce oluyor. Daha açıkcasını söylersem; düşünceyi ben tek başıma üretiyorum. Ama kullarım hep birlikte düşüncelerimi tekrarlayınca kollektif oluyor. Böyle daha iyi! İşler yürüyor mu, yürümüyor mu? Ben ona bakarım. Zaten kulun düşünce üretmesine gerek yoktur. Tanrının sözleri karşısında kulun düşüncesi mi olur?
"Ben kurallarımı koymuşum, söylediklerimi benim kullandığım kelimelerle tekrarlamayan kişi; PKK uslubuna aykırıdır, münafıktır ve parti çizgisinde değildir demişim. Akademideki derslerde bazı kullarım söz hakkı alıp konuşabilir, nitekim konuşuyorlar da, benim kendilerine anlattıklarımı tekrar bana anlatıyorlar. Ben, onlara bu tekrarlama özgürlüğünü, gelişsinler, konuşsunlar diye tanıdım. Ama ben derste iken fazla konuşmalarına gerek yoktur. Çünkü benim onlara anlattıklarımı tekrar bana anlatacaklar.
"Tereciye tere satmaya gerek var mı? Yoktur herhalde. Tanrılaşmanın ilk basamağı şudur: Kulların düşünce üretmelerini engellemek, kendilerine buyrulanı tekrarlatıp yürütmek. Böyle kullar yarattınız mı, tanrılığın ilk basamağına adımınızı atmışsınız demektir. Bunun için ben monolog yapıyorum, aşağılıyorum, düşürüyorum, bastırıyorum, düşünce üretmelerini engelledikten sonra beni tekrarlayan bir duruma düşürüp kullaştırıyorum. Tabi kendilerini sağa sola atanları uygulamaya alıyorum.
"Bizim dilimizde uygulama, cezaevi demektir. Orada diyorum ki; kişiliğini çöz, sen partiye, önderliğe karşısın, bu halınle objektif, sübjektif pek fark etmez ajansın. Kişi uygulamada uzun süre kalıp düşünüyor; sonra rapor yazdırtıyorum. Yazdıkları raporları okuyorum, müthiş! Adam kendisini bir aşağılamış, okusanız inanmazsınız; dedesinin Osmanlılarla işbirliği yaptığını, işbirlikçiliğin ailede bir gelenek haline geldiğini, kendisinin de böyle bir aile ortamında büyüdüğünü, Kemalist okullarda okuyup düşkünleştiğini, aşiretinden ve ailesinden feodal kültür aldığını, bu kültür komplocu Kemalist kültürle birleşince çok ucube bir kişiliğin ortaya çıktığını, bu kişiliğin objektif olarak ajan bir kişilik olduğunu, akademi ortamına gelince bunu anladığını, bilhassa parti önderliğinin ayetlerini dinleyince gerçekleri gördüğünü, önderliğin yüceliğini kavradığını, bundan sonra başta parti önderliğine, dağ ve zindan direnişçilerine düzeleceğine dair söz veriyor. Ben bunları yeterli bulmuyorum tabi. Adam düşünce üretmeye kalkıyor. Bu korkunç bir şey, kendisi bile ne yaptığının bilincinde değil. Böyle bir tavır içine girmekle kendisini benim seviyeme çıkarıyor. Veya beni kendi seviyesine düşürüyor. Pek fark etmez, ikisi aynı şey. Ama bu büyük bir suç! Bunun için mahkeme kurun, yargılayın diye ayet indiriyorum kullarıma. Savcı hemen bir iddianame hazırlıyor. Tabi bizim iddianamelerimiz PKK uslubu ile, yani benim uslubumla hazırlanır.
"İddianamenin yazım işi bitince; akademenin bütün öğrencileri akademi salonunda toplanır, mahkeme heyeti kendisi için hazırlanan bölümde yerini alır. Alçak, huzura çağrılır ve savcı iddianamesini okumaya başlar. İddianamelerimizin çoğu birbirilerinin benzeridir; uslupları aynıdır, kişilerin işlediği suçlar da; benim düşüncelerimin dışında düşünce üretmek, ayetlerimi olduğu gibi tekrarlamamak, ayetlerimi tartışma konusu yapmak, beni bir insan gibi görmek, usluplarını konuşturmaktır. Tabi bunlar büyük suçlardır. Ayetlerimi olduğu gibi tekrarlamayıp uygulamayan kişi, kesinlikle düşmanın dediklerini dinleyen ve parti içinde uygulayan kişidir. Objektif veya subjektif ajan, fazla önemli değildir. Benim kullandığım terimleri kullanmayan, beni tekrarlamayan kişi, kendini, uslubunu konuşturan kişidir. Kendini parti içinde konuşturmak suçtur. Çünkü parti içinde sadece ben kendimi konuştururum. Benim kendimi ve uslubumu konuşturmam erdem, başkalarının konuşturması suçtur. Bu parti kuralıdır. Boşuna mı bu kuralı koydum? Benim dışımda kendi uslubuyla konuşan kişi; ya önderliğe göz dikmiş ya da iflah olmaz ikinci tip önderliktir. Bununda sonu ya Kemalizmin, ya da bilmem emperyalizmin ajanlığıdır. Önderliğin uslubu varken; başka burjuva, düşman usluplara yer yoktur. Öyle değil mi? Önderliğin uslubu nettir, açıktır sonuç alıcıdır.
"İddianameyi hazırlayan savcı bütün bunları bilir. İddianamesine: `Bu unsur, partimizin uslubunu bozacak, parti önderliğinin yüce çizgisini boşa çıkaracak özelliklere sahiptır. Kemalizmin, faşizmin bütün özelliklerini kendi bünyesinde muhafaza eden bu alçak, özel savaşın bir piyonu olarak buraya gönderilmiştir. Yaptıklarının bilincinde bile olmayan bu zavallı, kendi yoz uslubunu parti ortamımıza dayatarak, bu yoz uslubla partiyi bozmak, gerilla savaşını durdurmak, çizgiyi boşa çıkartmak istemiştir. Tüm bu suçlarından dolayı soruşturma komisyonu adına idamını istiyorum,`sözleriyle başlar ve bitirir.` Bizdeki mahkemeler burjuva mahkemeleri gibi değil, eğitim içindir. Daha doğrusu kulluğu kişiye kabul ettirmek içindir.
"Kulluğu kabul etmeyen kişi zaten ajandır, gereği yapılır. Kimse mahkemelerimizde dayattıklarıma kolay kolay karşı çıkamaz. Savcı iddianamesini okuyup bitirdikten sonra, mahkeme salonunda izleyici ve aynı zamanda jüri görevi gören kullarıma söz hakkı veririm. Benim çizgim, uslubum ve görüşlerim dışında hiç bir düşünce ve görüşe özgürlük tanımam.
"Çünkü benim çizgim, benim uslubum, benim görüşlerim dışında herşey yanlıştır. Ben niye yanlışlıklara, sapıklıklara, ajanlara özgürlük tanıyayım ki? Benim kullaştırdıklarım bütün bunları bilir. Dolayısıyla mahkeme heyetinin söz hakkı verdiği kul, şöyle konuşur: `Önderliğin bütün çabalarına, bütün ayetlerine rağmen bu unsur, kendi bildiklerini okumaya devam etmiş, kaldığı takımda boş tartışmalar yapmış, hatta roman okumuş ama, önderliğin ayetlerine önem vermemiştir. Bundan da belli oluyor ki bu unsur, Kemalizmin piyonudur. Savcının istemine değil, görüşlerine katılıyorum. Bu unsurun altı ay çalışma kampına gönderilmesini istiyorum,’ der. Söz hakkı alan başka bir kul: `Bu unsur çok tehlikelidir! Bizim takımda kalıyor, konuşmaları bizim usluba benzemiyor, parti önderliğinin kullandığı kelimeleri değil, edebi, felsefi kelimeleri kullanıyor, burjuva uslubunu konuşturuyor bunun için soruşturmasının derinleştirilmesini istiyorum`der.
"Beni temsil eden yüce bağımsızlık mahkemesi bu üç öneriyi oylamaya sunar. Düşüne biliyor musunuz? 400 veya 500 kişi; bunlar jüriyi oluşturanlar. Asıl kararı bunlar verecek. Yeryüzünde hangi önderlik benim uyguladığım demokrasiyi uygulamıştır? Bana diktatör diyorlar. Ben mi diktatörüm? Bana bu iftirayi atanlar Amerika`nın, bilmem İsveç'in ajanlarıdır. Demokrasiyi kim yaratıyor? Konuşmayan bir halkı ben konuşturdum. Halk meydanlara, sokaklara dökülüyor, halk benim adımı, benim resimlerimi taşıyor. Bu demakrasi değil mi? Amerika’lı, İsveç’li mi demokrat? Kenan Evren'e, özel savaşın özel uygulamalarına destek olan, onlar değil mi? Hani nerede kaldı demokratlık?
"Bakın, ben demokrasiyi pratikte uyguluyorum; yargıladığım alçağa 500 kişilik heyeti veriyorum. Evet bir nevi jüri heyeti bunlar, kararı bunlar verir, mahkeme heyeti onaylar. Hukuk, kanun, yasa benim çizgimdir. Onaylanan ceza bana gelir. Artık onaylanır mı, onaylanmaz mı, orası önderliğin bileceği iştir. Eskiden buna "Allah'ın bileceği iş" derlerdi.
"Ben Allah'ı yeryüzüne indirdim. Kötü mü yaptım yani? Anam: "Allah'ın verdiği canı ancak Allah alır" derdi. Ben anamı mı dinleyecektim? Canı kim verirse versin, ben alırım. Benim de kendime göre kurallarım kaidelerim vardır. Ben de insan yaratıyorum. -Bakın en değme komutanlarımızdan Cemil Bayık bile bir gazeteci ile yaptığı röportajda; beni Başkan Apo yarattı demişti-. Öyleyse onun canını niye almayayım? Bu özellik benimle Tanrının ortak özelliğidir.
"Yani ben kendimi tanrılaştırmıyorum. Ben gerçeği yapıyorum ve gerçeği söylüyorum. Neyse bu konuyu sonra konuşuruz. Bizim jüriyi anlatıyordum. Juri bu alçağı oy çokluğuyla idam cezasına çarptırır. Zaten ileri sürülen üç seçenek vardır; soruşturmanın derinleştirilmesi, çalışma kampına gönderme ve idam. Yargılanan alçak, çizgim karşısında yargılama süreci başlamadan zaten suçlu durumundadır. Bu kesin karardır; yani yargılayanın haklı, yargılananın suçlu olduğu gerçeği jürinin kararından önce ortadadır. Ve bizde kişi kendini mahkeme karşısında savunamaz. Savunma hakkı, burjuva mahkemelerinde vardır. Bizim mahkemelerimiz, halk mahkemeleridir; bunlar beni temsil eden yüce, bağımsız mahkemelerdir. Koskoca halkı temsil eden, yani parti önderliğini temsil eden halk mahkemelerinde birinin kendini savunmasına izin verilir mi? Hayır! Ben o kadar alçalmadım. Siz değerli şehitlerin anılarına leke sürmem. Tabi göstermelik olarak suçlu veya alçak duruma düşenlere söz hakkı veriyoruz. Ama, bu güne kadar yargıladığım her unsur, istisnasız şu sözleri söylemiştir: 'Başka bir diyeceğim yoktur, başta parti önderliğine, dağ ve zindan direnişçilerine, düzeleceğime dair söz veriyorum.' Simdi bu unsurlara ben mi böyle söyleyin diyorum? Hayır. Ama binlerce kişinin yargı dosyalarına bakıyorum aynı sözler.
"Ve hepsi beni övüyor. Demek ki, bu önderliğin bir uslubudur. Aslında her zaman söylüyorum; bırakın beni övmeyi, bir şeyler becerin, biraz halk sizi övsün, ama yapamıyorlar, beceremiyorlar, çok zavallılar.
"Mahkemelerimizin amacı; kişileri benim doğru yoluma getirmektir. Öldürmenin amacı da budur, sonra hapise koymanın amacı da budur; işkencenin, bilmem neyin amacı da budur. Nitekim yola geliyorlar, söylediklerimi kayıtsız şartsız onaylıyorlar. Düşündüğüm gibi düşünüyor, kullandığım kelimeleri tekrarlıyorlar. Kendileri düşünmekten düşünce üretmekten vaz geçip, benim onlara hazır olarak sunduğum düşünceleri savunuyorlar. Hepsi birbirinin benzeridir. Enselerine vur, ekmeklerini ellerinden al. Çok zavallılar, Türk ordusu karşısında kurbanlık koyundurlar. Koyun oldukları için düşünce üretemiyorlar ya. Her zaman söylüyorum: 'Siz kurbanlık koyunsunuz' diyorum. `Evet Başkanım.`diyorlar.
"Çok güçsüzler, çünkü güçlerini ben aldım. Hiç konuşamıyorlar, çünkü hep ben konuşurum. Çok alçaktırlar, çünkü ben çok yüceyim. Hiç düşünemiyorlar, çünkü sadece ben düşünürüm. Hiç yaratıcı değiller, çünkü yaratıcı benim. Hiç birisi teori yapamıyor, çünkü teoriyi ben yaparım. İki kelimeyi bile bir araya getiremiyorlar, en değme komutanlarımız bile benim karşımda `önderlik doğru söylüyor, doğrudur. Evet başkanım, öyledir başkanım, tamam başkanım`ın ötesinde söz söylemiyor. Simdi ben mi konuşmayın diyorum? Hayır! Ben susturan değil, konuşturan adamım. Milyonları konuşturan kimdir? Böyle deyince eşekoğlu eşekler hemen demokratlığıma inanıyorlar. Oysa işin gerçeği böyle değil; önderlik çizgisine çektiklerim, yani tahakküm altına alarak kullaştırdıklarım düşünemiyor, sadece benim ayetlerimi tekrarlıyorlar. Bunun dışında düşünce üretmiyor, söz söyleyemiyorlar. Adamlarımı bu duruma getirmişim. Tabi düşüncelerimin partinin düşünceleri olduğunu kabul ettirmişim. Ayetlerim, partinin görüşleri demektir. Kullar, partinin görüşlerini bir kenara bırakıp kendi düşüncelerini söyleyemezler. Partinin görüşleri, benim görüşlerimdir.
"Ama ben bunların kollektif oldukların onlara kabul ettirmişim. Nasıl kabul ettirmişim? Herkese; doğru düşünceler benim düşüncelerimdir, sizinkiler Kemalizmin bilmem düzenin, faşizmin düşünceleridir demişim. Herkes kendi düşüncelerini terk etmiş, düşüncesizleştikten sonra, benim düşüncelerimi tekrarlamaya başlamıştır. Böyle olunca, ben stratejik önderliğe yücelmişim, kullarım taktik önderliğe düşmüşler. Yani bu demektir ki ; ben düşünür söylerim, kullarım hiç düşünmeden söylediklerimi yaparlar. Asıl kollektivizm budur. Başka partilerde olsa, çok sayıda insan bir araya gelir, değişik düşünceler, görüşler, öneriler sunulur, tartışılıp, konuşulur neticede ortak düşünceler veya ortak kararlar çıkarılır. Ama bizde bu olmaz. Bizde herkes benim gibi düşünür veya benim düşündüğümü düşünür. Beyin öyle şekillenmişse ben ne yapayım?
"Kullarımın işi tamamdır, istediğim hale getirmişim. Ama halk ve aydınlar henüz bu çizgiye çekilememiştir. Bunun için halk konuşuyor, görüşlerini çok değişik usluplarla dile getiriyor. Ama ben onu susturmasını bilirim. Benim uslubum dışında konuşmanın ne demek olduğunu gösteririm, siz az sabır edin. Ben halkı yaratayım da, halk benim uslubumla konuşmasın! Böyle olur mu? Feodallerin, bilmem küçük burjuvaların, emperyalistlerin uslubuyla konuşsun. Bu olmaz. Benim adamlarım yapamıyorlar. Halbuki ben olsam; karşıma çıkan adam ya benim gibi düşünür, konuşur ya da yerin altına girer. Bizim temsil ettiğimiz önderlik budur. Ben tek tip insan yaratmayı hedeflemişim. Yaratacağım toplumda herkes aynı şeyleri düşünecek, aynı şeyleri konuşacak. Yarının toplumunu bu günden yaratıyorum. Bugün kendi çizgime çektiklerim, benim söylediklerimi tekrarlıyorlar.
"Böylece çizgiye çektiklerimi tek tip, tek ses haline getiriyorum. Sonra bunlar aracılığıyla halka ve aydınlara yöneliyorum. Tek bir ses olmalıdır, önderliğin sesi, tek doğru düşünce vardır, önderliğin düşüncesi. Bu söylediklerim bütün ayetlerimde mevcuttur ve kullarım, halka kabul ettirmek için çabalıyorlar. Ama, beceremiyorlar. İnanmıyorlar mı, inanır gibi görünüp beni kandırıyorlar mı, henüz tam olarak anlamış değilim. İnanmış gibi görünüyorlar ama, uygulamaya gelince münafıklık yapıyorlar. Yüzde doksandokuzu münafıktır. Sözde kabul etmiş görünüyor, pratikte red ediyorlar. Zayıf, korkak kişiliklerinden kaynaklanıyor. Halbuki karşıma dikilip:`Ulu önderimiz herkesin sizin düşündüğünüzü düşünmesi demek, kimsenin birşey düşünmemesi demektir, herkesin sizin gibi konuşması demek, kimsenin bir şey konuşmaması demektir. Stalin böyle yaptı, Rusya`nın haline bak. Çavuşesko böyle yaptı, git Romanya`yı gör,` demeliydi. Kendilerine güvenen varsa söylesinler. Ben onlara diyorum ki; benimle savaşan açıkça silahlanarak savaşsın. Yok, ben kendi uslubumu konuştururum, kendimi yere atarım, işleri aksatırım, çizgiyi boşa çıkarırım diyecek olan çıkarsa, önderlik bunları yutmaz. Denilenlere harfiyen uyulacaktır!
"Tek sesli toplum, kullaştırılmış, köleden aşağıya düşürülmüş insanlardan oluşur. Ben bunları biliyorum. Böyle bir toplumu yönetmek kolaydır. Sürü, sürü işte! Önce koyun tipler yaratıyorum, bu tipleri bir araya getiriyorum, bir sürü oluyorlar. Ve ben bastonumu elime alarak öne geçiyorum. Eskiden çobanlar değnek taşırdı, ben baston taşıyorum, ben önde sürüm peşimdedir. Sağa diyorum sağa, sola diyorum sola gidiyorlar. Kötü mü yapıyorum yani? Kollektivizm işte! Kullaştırdıklarım ayetlerimi okuduklarında kendilerinden geçiyorlar. Kendi kendime yahu insan koyunlaşır, öküzleşir, eşekleşir de bu kadar olmaz diyorum. Çünkü adamlarıma resmen küfür ediyorum, çok seviniyorlar.
"Eskiden M. Celal Bucak Siverek`te birisine `Köpek` dediğinde, adam sevinir, gördüğü herkese `ağa bu gün bana köpek dedi,` derdi. Bizimkilerde aynen bu adam gibiler. Demek ki, bu bir kültür sorunudur. Bizim akademide otuziki yaşlarında İsmail adlı Güneyli bir Kürt vardı. Bizim kamera işlerine bakardı. Hergün ona eşekoğlu eşek derdim, o sevinirdi. Bizim kullara siz kure kere siniz diyorum, bunun teorisini yapıyorum, nasıl kure kere olduklarını ispatlıyorum, anlattıklarımı ders olarak işliyorlar. Bu önderlik uslubudur.
"Sadece önderlik kullarına küfür edebilir. Ağanın köylülerine ettiği gibi. Onlara şerefsiz, haysiyetsiz, eşekoğlu eşek diyebilir. Benim ayetlerimin yüzde sekseni böyledir. Kullarımı aşağılamakla ilgilidir. Ama benim bir kulum, başka bir kula karşı bu tür küfürleri söyleyemez, söylerse yargılanır.- Bir köylü, başka bir köylüye eşekoğlu eşek derse, kavga çıkar. Ağa bir köylüye eşekoğlu eşek derse köylü sevinir.- Birincisi; arkadaşına hakaret etmiş olur. Bir devrimci başka bir devrimciye eşekoğlu eşek der mi? Demez. Bu partimizin uslubuna aykırıdır. İkincisi; benim bir kulum, kendisi gibi kul olan başka birisine küfür ederse, küfür edeni kendini kul olarak görmüyor olarak değerlendiririm. Ve aynı zamanda önderliğe göz dikmiş biri olarak görürüm. Küfür etmek, aşağalamak sadece bana ait bir haktır.
"Kullarımın uslubunda böyle küfürlü kelimeler bulamazsınız. Bazı kendini bilmezlerin, ayetlerimdeki küfürleri okuduklarında, yüzlerini ekşittiklerini duydum, yakalayıp yargıladım, kullaştırdıklarım bunların üzerine hücum ettiler, bir akşam birini öldüreceklerdi, engelledim. Simdi ben anlattığım gibi olmazsam, bizim yürüttüğümüz savaş başarıya ulaşır mı? Ben olmazsaydım, kullarım bir gün bile düşman karşısında savaşamazlar. Onlara eğitimi ben veriyorum, silahlarını, mermilerini ben temin ediyorum, dağa ben ulaştırıyorum. Gidip orada benim yarattığım olanaklar üzerinde oturuyorlar. Behey alçaklar! Size gidin de, böyle mi yapın diyorum? Beni anlamıyorlar. Bir yandan da beni anlamamaları çok iyi. Anlaşılmamak hoşuma gidiyor. Bunu sizin dışınızda kimseye söylemiyorum.
"Siz ölüsünüz, kimseye anlatmazsınız diye söylüyorum. Kullarım beni anladıkları gün işim bitmiştir. Beni anlamadıkları müddetçe saltanatımı sürdürürüm. Zaten Tanrılar, insanlar tarafından anlaşılmadıkları için Tanrılaştılar, anlaşıldıkları an Tanrılıkları son bulur. Benim durumum da böyledir. Bu yüzden, beni anlamamaları için her türlü entrikayı çeviriyorum. Ama buna rağmen beni anlayanlar çıkıyor. Ben beni anladıklarını anladığımda, daha onlar birşey yapmadan harekete geçiyorum. Hiç bir insanın kabul etmeyeceği yöntemlerimi onlara dayatıyorum. Bu durum karşısında ya kaçıyorlar ya intihar ediyorlar ya da bizim tarafımızdan öldürülüyorlar. Benim sırrım anlaşılmamalıdır, sırrımı çok iyi korumalıyım. Sırrımın açığa çıkmaması için herşeyi yaparım. Beni anlayanlar, kesinlikle ölmelidir. Beni anladıktan sonra kaçıp kurtulanlar vardır; ama bu sorunu öylesine işlemişim ki, kendimi daha da anlaşılmaz kılmışım. Örneğin birisinin beni anladığını anladım veya beni anlayacak özelliklere sahip birisi olarak gördüm, ki bunları benim tesbit etmek zor bir iş değildir. Özellikleri şunlardır: Beni bir tanrı gibi görmezler, bir yoldaşları olarak görürler. Benim sözlerimi ayet olarak kabul etmezler, bir arkadaşın görüşleri, sözleri olarak kabul ederler. Kürtlerin benim tarafımdan yaratıldığını kabul etmezler, Kürtlerin yeniden yaratılmasında mücadele veren herkesin payının olduğunu söylerler. Her şeyin benimle başladığını, benimle biteceğine inanmazlar, objektif koşullar ve halkın tükenmez gücünden söz ederler. Düşünce üretme yetenekleri vardır, beyinleri benim söylediklerimi tekrarlamaya göre şekillenmemiştir. Her birisinin kendisine göre bir anlatım tarzı vardır. Yani bu tipler kul değil, kulluğu zor kabul ederler. Kendilerini tanrı yerine koymazlar, üstelik koyanlara karşı çıkarlar. Açıkça karşı çıkmazlarsa bile bundan rahatsız olduklarını belli ederler. Eski örgüt anlayışını dayatırlar, partide ısrar ederler, merkez komitesi, bölge komiteleri, yerel komiteler, hücrelerden söz ederler. Kararların demokratik alınması, benim de dahil herkesin ortak kararlara uyması gerekir, derler.
"Tabi söyledikleri çok saçma, biz o anlayışları çoktan aştık. Bürokratik partilere gerek yoktur. Onların sonunun nerelere vardığını gördük. Merkez Komitesine ne gerek var? Aslında bizim öyle bir şeyimiz vardı; biz ona taktik önderlik diyorduk. Fakat yapamıyorlar, onu da ben yürütüyorum. Daha iyi oluyor, kararları aniden alıyorum. Daha çabuk, daha hızlı oluyor. Merkez komitesini topla, herkes düşüncelerini söylesin, tartışmalar olsun, alt komitelere danışılsın böyle çok zaman gider, bir sürü boş tartışma olur. Üstelik kullar düşünce üretmeğe başlar ve kul olmaktan çıkarlar. Bu durum tanrılığımı ortadan kaldırır. Oysa bizim kaybedecek zamanımız yoktur. Bunun ötesinde ben stratejik önderliğim, siz şehitleri de bu kuruma aldım. Tek başıma kararlar vermiyorum, değil mi? Bu stratejik önderlikte benim buluşum, Marksizme katkımdır dedim, herkese yutturdum. Sizi içine aldım ki, bana karşı gelenler, size de karşı gelsinler ki, kullarım daha fazla bana sarılsın. Simdi her yerde stratejik önderlik üzerine dersler veriliyor. İşlenen bütün günahlar taktik önderliğin, bütün sevaplar stratejik önderliğin oluyor. Stratejik önderlik hata yapmaz. Başarısızlık kelimesi onun için geçerli değildir. Gerçekten benim dediklerim yapılabilseydi devrimi çoktan yapmıştım.
"Büyük şehirleri ele geçirin dedim, başaramadılar. Botan ve Behdinan`da savaş hükümeti kurun dedim, kuramadılar. İstanbul`a, Ankara’ya girin altını üstüne getirin dedim, giremediler. Ben ne yapayım? Kabahat bende mi? Hayır. Kendileri söylüyorlar: `Biz stratejik önderliğin dediğini yapsaydık, bu durumda olmazdık` Özeleştirilerinde bunu vurguluyorlar. Ben kendimi böyle anlaşılmaz kılıyorum. Büyük ve başarılamaz hedefleri önlerine koyuyorum, nasıl olsa söylemek kolay, onlar başaramayınca da suçlayarak bindiriyorum. Onlar aşağılandıkça, ben yüceliyorum. Ama bazıları bunu anlıyor. Anlasın, sorun değil!
"Konuya tekrar dönüyorum; beni anlayanları veya beni anlayacak özelliklere sahip olanları hedefleyerek: `Bunlar tasfiyecidir, partiyi tasfiye etmek istiyorlar, silahlı mücadeleye karşıdırlar, partiyi reformist bir çizgiye çekmek istiyorlar, yaşam tarzları ve uslupları partiye aykırıdır, bu halleriyle objektif olarak ajandırlar,`diyorum. Herşeyden habersiz kullarımı yanıma alarak, onlar hakkında yaptığım tespitler doğrultusunda beni öven, kendilerini yeren özeleştiri istiyorum. Tabi özeleştiriyle kişinin kendisine yönelmesi, kendi kişiliğini yıkması, kendini alçaltması devrimci bir yöntemdir. Bunu zaten herkes kabul etmiştir. Böylece özeleştiri vermesini istediğim kişiler, öyle olmamalarına rağmen benim tespitlerim doğrultusunda: `Biz objektif olarak tasfiyeciyiz, silahlı mücadeleye karşıyız, partiyi reformist bir çizgiye çekmek istiyoruz, yaşam tarzımız, uslubumuz burjuva yaşam tarzı ve uslubudur` içerikli özeleştirilerini yazıyorlar. Yazmazlarsa ajan ilan ederim, yazarlarsa kullarıma okuturum. Benim önceden yaptığım tespitler, özeleştiri verenler tarafından da kabul edilince; kullarım hem uzak görüşlülüğüme inanır, hem de bu özeleştirilerle beni anlayanları hal etmenin zeminini oluştururum. Benim dışımda bütün kullarım, kendilerini yeren bir uslupla özeleştiri vermek zorundadır. Bu önderliğin bir kanunudur. Ben göğe çıktığımda eleştiriyi kendime aldım, özeleştiriyi kullarıma bıraktım. Onlar özeleştiri ile kendilerini alçaltıp beni yüceltiyorlar, bende eleştiriyle kendimi yüceltip onları alçaltıyorum. Böylece onlarla aramda, tanrı ile kul arasındaki kadar yücelik ve alçaklık ortaya çıkıyor. Bunun için eleştiri ile özeleştiri tanrılığımı perçinleyen araçlardır.
"Beni anlayanların özeleştirilerini alınca zemin oluşmuş, kullarım bana inanmış demektir. Bu noktadan sonra yöntemlerimi yavaş yavaş devreye sokuyorum; provoke ediyor, ardlarına ajan takıyor, başarılarını başarısızlık olarak değerlendiriyor, çok küçük bir hata işlediklerinde, bunu büyük bir suç olarak kullarıma empoze ettiriyorum, anlayabilecekleri bir yöntemle göz altında tutturuyorum; düşürmek için Suriye muhabaratından öğrendiğim taktıklerle, bizim Kürt feodallerinin kullandığı bütün yöntemleri devreye sokuyorum.
"Bu durum karşısında ya kaçıyorlar veya intihar ediyorlar. Ölenlerden zaten kurtuluyorum. Kaçanlar ya beni anlatma firsatı bulamadan tarafımızdan öldürülüyorlar ya da ajan olduklarını söyleyip inandırıcılıklarını sıfirlıyorum. Ben ne söylersem, kullarım bana inanırlar. Kaçanların ajan olduklarını söyledikten sonra, benim hakkımda yazılan ve söylenenlere kullarım inanmazlar. Aslında söyledikleri her şey doğrudur ama, kul başka bir kulun doğrusuna inanmaktansa tanrının yalanına inanmayı yeğler. Ben tedbirlerimi önceden almışım.
"Eskiden Çetin Güngör vardı. Biz kendisine `Semir` derdik. Baki Karer vardı; bizim Haki`nin kardeşi. Bizim eski ilişkimiz vardı, Kesire. Biz `Fatma`derdik. İbrahim Aydın vardı, Saime Aşkın, Ayten Yıldırım, Cemile Merkit, Haydar Kaytan, M. Karasungur, Duran Kalkan, Selahattin Çelik, Genç`li başka bir Selahattin vardı.(5) Simdi yanımızda kalan Cuma ile Ebubekir, ben göğe çıkmadan önce bunların çoğu partinin merkez komite üyesiydi. Siz Diyarbakır cezaevinde direnişi başlatınca; bizim adamlar çok etkilendi, yeniden dirildik adeta. Halk da direnişlerinizden etkilenmişti. Kürdistan`da başka örgütte kalmamıştı. Suriye muhabaratıyla ilişki kurunca kendi kendime dedimki göğe çıkmanın tam zamanı; engel olanı veya razı olmayanı vur, tepele, ez, üstüne çık ve tanrılığını ilan et. Ölen öldü, kaçan gitti, bir kısmı intihar etti, kalanları kullaştırdım ve tanrılığım burada doğdu. Çetin Güngör`den tut, Bircan Yıldız`a kadar 50`ye yakın kışiyi öldürtünce kalanlar korkudan kul olmayı kabul ettiler. Korkuyla bina ettim her şeyi. Korkutarak itiat ettirme yöntemim oldu, yani amentüm.
"Ben tasfiye etmek istediklerimi, önce tasfiyeci ilan ettim. Kullarıma:`Bunlar partiyi tasfiye etmek istiyorlar`dedim, adamları tasfiye ettim, sonra kendim partiyi tasfiye ettim. Ve böylece kendimi partinin yerine koydum. Partiye ne gerek var? Ben kendim partiyim, o günden bu güne bütün kararları ben verdim. Partinin üyeleri bile yoktur, olmayan partinin üyeleri olur mu?
"Eskiden bizim bir tüzük vardı, yırttım attım. Önderlik, muazzam ilkeler artaya koymuştur, tüzük kıyafet etmez ki! Benim dediklerimi yapan, kabul eden bizim üyemiz, yani basit bir çalışanımız oluyor, hepsi bu kadar. Bunları kullarıma açıkça söylüyorum, beni haklı görüyorlar.
"Partiyi ben tasfiye ettim. Öldürdüklerim, kaçırtıklarım, intihara sürüklediklerim parti olsun diye diretiyorlardı. Kısacası tasfiyeci bendim, onları tasfiyeci olarak gösterdim. İşte maharet ve ustalık burada! Gerçeği tersyüz edip yalanımı `gerçek` diye kullarıma kabul ettirerek kendimi anlaşılmaz kıldım. Öldürdüklerim, kaçırttıklarım, intihara sürüklediklerim için:`Bunlar savaşa gitmek istemiyorlar, Ortadoğu’da, Avrupa`da kalmak istiyorlar` dedim. Halbuki; savaşa gitmek istemeyen, Sam`da kalmak isteyen bendim. Zaten Hilvan ve Siverek`te bir kaç silah patlayınca zorbela kaçmıştım ve Kürdistan`da rahat yaşayabileceğim bir ortam yaratılmadan, can güvenliğimi sağlama almadan savaşın yakınına bile gitmem. Kendim için değil tabi, kullarım için yapıyorum bunu. Bana bir şey olursa, kullarım helak olur. Bırakın kullarımı, Kürt ulusu tarihten silinir. Kürt ulusunun yaşayıp yaşamaması bana bağlıdır. Bunu herkes söylüyor. Bundan dolayı biraz kendimi muhafaza etmeliyim.
"Kullarım diyorlar ki;`Hiç birimiz provokatörleri provokasyonu önceden fark etmedik, önderlik hepsini önceden gördü.`Tabiiii, ben tasfiye edilmeleri gerekenleri önceden tespit ederim. Bundan tasfiye edilecekler dahil, kimsenin haberi olmaz. Tespitten sonra önce pratiklerini eleştirir, özeleştirilerini alır, bunlar için `ya kaçarlar ya parti kurallarına karşı çıkarlar ya da intihar ederler` belirlemesini yapar ve yöntemlerimi parti kuralları adı altında bu kişilere dayatırım. Gerçekten bir süre sonra bu unsurlar, bu yollardan birine baş vurmak zorunda kalırlar. Çünkü benim dayattığım yöntemlere, bir gram namusu olan kişi boyun eğmez.
"Bunlar kaçınca veya intihar edince ya da kural adı altında dayattıklarıma karşı çıkınca ben, `Bunlar tasfiyeci, özel savaşın parti içindeki uygulayıcılarıdır demedim mi?` diyorum, kullarım uzak görüşlülüğüm karşısında hayrete kapılarak harekete geçiyorlar. Beni yüceltiyor, onları yeriyorlar.
"Böyle durumlarda kullarım pravakatörleri alçaltmak, beni yüceltmek için gazete ve dergilere yazılı açıklamalar yaparlar. Beni göklere kadar çıkartarak, onları yerin yedi kat altına kadar alçaltırlar. Bu yöntemi önderliğin bir uslubu haline getirmişim. Hüseyin Yıldırım ve sabık eşimi kaçırttığım zaman, Diyarbakır cezaevinin en itibarlı tutukluları Mustafa Karasu, Sakine Cansız, Mehmet Sener ve Fuat Kav beni yücelten, Hüseyin ve Kesire unsurunu alçaltan uzun bir değerlendirme yazısı kaleme aldılar; Serxwebun Gazetesinde yayınlattım; defterlerini dürttüm. Üç yıl sonra sıra M. SENER`e geldi. Önce yöntemlerimi devreye sokarak kaçırttım. Ardından cezaevinin itibarlılarını Bekaa Vadisine topladım. Beni yücelten, Sener unsurunu alçaltan yazılar yazdırtıp, kendi imzalarıyla gazetelerde yayınlattıktan sonra, onun işini de bitirdim. Simdi sıra başkalarında. Bunlar önderliğin yöntemleridir. Kesire`ye Çetin Güngör`ü mahkum ettirir, Cetin`in işini bitiririm. M.SENER`e Kesire`yi mahkum ettirir, Kesire`nin işini bitiririm. Selim Çürükkaya ile Sakine Cansız`a M. Sener’i mahkum ettirir, Sener`in işini bitiririm. Selim Çürükkaya`yı Rıza Altun ve Mustafa Karasu`ya mahkum ettirir, Selim`in işini bitiririm. Bu aynı zamanda iti ite kırdırtma politikasıdır. Önderlik uludur ve ebedidir, dalkavuklar çoktur. Birini ipe çekerim, diğeri alkış çalar, sonra alkış çalanı ipe çekerim, bu kez başka biri alkış çalar. Niye böyle yapıyorum? Önderlik yaşasın diye! Önderlik bir ulusun beynidir. O gitti mi, herşey gider. Herşey gideceğine, önderliğin, dolayısıyla ulusun selameti için, üç beş kişinin hatta ilerde üç-beş milyon kişinin gitmesi önemli değildir. Önemli olan önderliktir. Yani önemli olan benim.
"Osmanlı padişahları önderliği güvence altına almak için neler yaptılar, biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz! Önderliğin esasları vardır, padişahlar o kadar ahmak mıydı? Sanmıyorum. Adamlar iktidarı güvenceye almak için, erkek evlatlarının hepsini boğdurdular. Hatta Fatih Sultan Mehmet bunun için kanun çıkardı. Padişahlar bu tedbirlere baş vurmasalardı, imparatorluk 722 yıl yaşar mıydı? Yaşamazdı. Padişahlar oğullarını, kendilerine muhalif olabileceklerini göz önünde bulundurarak boğdurdular. Muhalefet gerekli değil, padişah diktatördür, bunun için padişaha karşı potansiyel bir muhalefet daima vardır. Fakat bu potansiyel muhalefete önderlik yapacak kişi yoktur. Kitleler sıradan kişilerin peşine takılmazlar. Ama bir padişahın oğlu kolaylıkla hazır, kendini bekleyen potansiyel muhalefeti peşine takabilir. İşte Osmanlı padişahları, oğullarını bu melun muhalefetin aleti olmasınlar diye boğduruyorlardı. Önderliğin selameti için bu gerekliydi. Eğer önderliğin, bir ulusun başı ve kalbi olduğuna inanıyorsak bu böyledir. Baş ve kalp gittikten sonra ortada gövde kalır. Gövde ne işe yarar? Hiç! Bir çukura atılır, üstü toprakla örtülür. Türk rejiminin dediği gibi `Kürt ulusunu toprağa gömdük, üstünü betonladık.` tekrar böyle olmasını istiyor musunuz? Hayır! O halde önderliğin ebediyen korunması, benim iyi yaşamam için herşey mubahtır.
"Bırakın Makyaveliyi, felsefeyi, bilmem hümanizmi! Ben ne yapıyorum? Kitlelerin tanıdığı, halk ve kamuoyunun adını duyduğu, şu veya bu oranda yetenekleri olan, savaşan, düşünce üretebilen, dört dörtlük kul olmayan kişilerin, şimdi olmazsa bile ileride bana karşı zaten var olan, potansiyel muhalefetin başına geçebilir veya bu muhalefetin aleti olabilirler diye düşünüyorum. Korkum bundandır. Bu yüzden onları sırasıyla, birer birer ortadan kaldırıyorum. Kimseye de güvenmiyorum, çünkü lafta bana bağlı olduklarını söylerler ama pratikte muhaliftirler. Görünümde bana bağlılar, gerçekte öyle değiller. Ben bunu biliyorum. Bir ayağım kaysa veya Allah esirgesin ölsem, en bağlı olanları, önce fotoğraflarımı yırtar, heykellerimi yıkar, ardından diğerlerinin başına geçip halay çeker.
"Ben bunları dünden görüyorum. Otuz yıllık siyasi ömrümü boşuna mı harcadım? Yanılıyorsunuz. Adamlarımin hepsi gafil, ama ben gerçekçiyim. Benim dışımda kitlelerin kimseyi tanımaması için kurallar koydum. Ama uymadılar, isimleri ünlendi, tanındılar. Bunu çekemem işte! Üne kavuşmaya yönlenen cezasını çekecek, kabahat bende mi? Hayır!
"Baştan beri kimin kim olduğu, ölü mü, sağ mı, var mı, yok mu belli olmamalı. Benim dışımda kimsenin kimliği, ismi cismi, kişiliği olmayacak demedim mi? Baki Karer, Haki yoldaşın durumundan ötürü Kürt halkı tarafından tanındı, sayıldı, sevildi. Baktım olmuyor:`Adını değiştir` dedim, değiştirmesi gerekiyordu. Süleyman adını koyduk ama, Süleyman bir türlü Baki`yi kitlelerin kafasından silemiyordu. Ne yapayım? Önderliğin gereklerini yapmayacak mıyım yani? Bunu benden istemeye hakkınız yok. Bizim ilişkimiz vardır, bizden dolayı tanındı; onda önderlik yetenekleri de mevcuttu.
"Daha 12 Eylül öncesi bizim Cuma ile Kemal Pir `onu boğalım` dediler, engel oldum. Bana karşı muhalefet etmeye yatkındı. Osmanlılar, oğullarına güvenmiyorlardı, ben karıma mı güvenecektim? Semir vardı, Çetin miydi adı? Müthiş bir demagogtu. En güvendiğim adamları kafaya almıştı, sözde kongreyi boşa çıkarıp beni alt edecek, ondan sonra herşey elimden gidecekti. Meşhur lafazan, Troçki gibi bir adamdı. Yani ulusun selameti için bunun şey edilmesi o kadar önemli değildi. Hüseyin Yıldırım, üç gün cezaevinde kalmış, burada bizim karşımızda titriyordu. Belki bir şey arar diye Avrupa`ya gönderdik. Orada basit bir sözcülük, evet basit bir sözcülük görevi verdik; bir baktım ki, o benden daha çok tanınmaya başlandı. Koskocaman bir önderlik, ne idüğü belirsiz birisinin gölgesinde kalır mı? Üstelik arkadaşlar diyorlarki, cezaevinde dayak yemeden teslim oldu. Bu önemli değil mi, size önderliğin esaslarını anlatıyorum.
"Dilaver Yıldırım vardı, tam bir Elazığ kişiliği. Ona `Kastro` diyorlardı. Küstahlık tabii... Evet, Mamak Cezaevinde tek başına direnmişti. Burnundan kıl aldırtmıyordu; şu küçük tepeleri ben yarattım havasındaydı. Yani koskoca önderliğin yanında küçük tepeleri yaratmanın lafı mı olur? Önderlik koskoca bir ulusu yarattı, bunu görmüyorsun da, o pis ukala kişiliğini konuşturuyorsun ha! Kastro, aha şu bizim akademinin meydanında kafasına bir kurşun sıktı gitti; büyük bir ihtimalle Bulgar ajanıydı. O zaman Sovyetler Bulgarlarla birlikte benim önderliğimi tasfiye etmeğe çalışıyorlardı. Tabi TKP`nin de parmağı vardı. Daha bir sürü aymaz kişiler çıktı, bundan sonra da çıkar. Ya kullarım ne yapıyorlar? Bana karşı çıkmaya hazırlanıyorlar. Tasfiyeciler hep beni hedef alıyor, kullarıma tek söz söylemiyorlar. Neden? Çünkü ben yalnız doğruyum da ondan. Ben hatımı tutturmuş, kurallarımı koymuşum.
"Kullarımın hepsi zavallıdır, benim gibi zalim olsalardı onlarada karşı çıkarlardı. Kullarım, hep provokasyonların piyonu olurlar. Onlar bin kişi, provokatör bir kişidir, bin kişi bir kişiyi boğamıyor, bir kişi bin kişiyi kandırıyor, bana karşı kullanıyor. Tıpkı benim gibi, bende bir kişiyim, hepsini kandırıyor, koyunlaştırıyor, kullanıyorum. Böyle söyleyin diyorum, söylüyorlar ; şöyle söyleyin diyorum, yine söylüyorlar. En güvendikleri arkadaşlarına `Ajandır`diyorum, adamın ajan olduğuna ben inanmıyorum, onlar hemen inanıyorlar. Bunun için çok zavallılar, benim gibi zalim değiller diyorum. Zaten nerede bir zalim varsa orada bir sürü zavallı vardır. Zavallılar daima kendileri için bir zalim yaratırlar veya tersi. Zalim, kendisi için zavallıları yaratır, tencere ile kapak gibi. Ben zalim olduğum için herkes bana karşı çıkıyor. Aslında kullarımın zavallılığından cesaret alıyorlar. Kullarım objektif olarak onların yanındadır. Bunu görüyorlar. Ama ben fırsat vermem, iplerini tutmuşum, sıkı sıkı bağlamışım, zaten biraz gevşetsem; ya davulcuya ya zurnacıya kaçarlar. Tekrar tekrar tanınma üzerine duruyorum. Tanınmak tehlikelidir. Önderlik dışında kimse tanınmayacak. Niye herkese kod isim şartı koyduk? Düşman kimseyi tanımasın diye değil, bizim her şeyimiz açıktır. Kulların kod isim taşıması, önderliğin bir kanunudur.
"Önderlik hattını kabul eden herkes, devşirilmeyi kabul etmek zorundadır. Kullarım devşirilmenin ne olduğunu da bilmiyorlar. Devşirilen kişi; geçmişinden, ailesinden, soyundan sopundan, köyünden-kasabasından, dilinden, kültüründen, tarihinden, annesi-babasından koparılmış, yabancılaştırılmış, kendisine başka bir kişilik ve ad verilmiş kişidir.
"Eskiden Osmanlılar böyle yaparlardı. Mekedonya`dan, Bulgaristan´dan, Yunanistan´dan gençleri ve çocukları toplar, İstambul´a getirirlerdi. Onlara İslam kültürü aşılar, isimlerini değiştirir Osmanlıca öğretirlerdi. Dillerini kültürlerini unuttururlardı. Sonra acemi ocağı ve Yeniçeri kurumlarından geçirirlerdi. Daha sonra saraya alınırlardı. Padişahlar vezirlerini bunların arasından seçerlerdi. Ve gerektiğinde padişahlar, bu vezirleri bir odaya çağırtır, özel yetiştirilmiş daha önce kulak zarları delinmiş, dilleri kesilmiş zebelah türünden celatlara özel bir işaret vererek boğdurturlardı.
"Osmanlı padihşahları 44 adet veziri böyle boğdurttular, kimseden çıt çıktı mı? Hayır.Vezirler boğdurulduğu zaman, devşirilenler:´ulu padişahımız çok yaşa´ diye bağırırlardı. Neden? Çünkü boğdurulan vezir; ailesinden, çevresinden, köyünden, kasabasından, kültüründen, tarihinden, dilinden koparılmış, kişiliği, ismi değiştirilmiş, hiç kimsesi olmayan, sarayda yetişen bir hıyar gibidir. Hıyar kesilince muhalefet olur mu? Olmaz.
"Ben niye aile çözümlemesini yaptım? Boşuna aile için o kadar ayet indirmedim! Neden aile ajan bir kurumdur, bununla ilişkisini koparmayan ajandır dedim? İş olsun diye kullarımı köylerinden, kasabalarından, yörelerinden koparmadım. Zevk aldığım için kullarımın kişiliklerini yıkmadım. Düşman tanımasın diye isimlarini değiştirmedim. Kullarımın arasındaki yoldaşlık ilişkilerini boşuna kaldırmadım. Biliyorsunuz siz şehit düşmeden, kaçanlar kaçmadan, intahar edenler intihar etmeden, kul olanlar kul olmadan, ben partinin yerine geçmeden bütün arkadaşlar arasında yoldaşlık ilişkisi vardı. Bu ilişki kardeşlik ilişkisinden de öteydi. Ben tanrılaşınca; öldürülmesi gerekenler öldürülünce, uzaklaşması gerekenler intihara sürüklenince, kullaştırılması gerekenler kullaştırılınca bu ilişkiyi ortadan kaldırdım. Yoldaşlık ilişkilerini yok ettim. Bir kere benimle onlar arasında yoldaşlık ilişkileri olamazdı; bunun için ‘Abdullah yoldaş´demelerini yasakladım.
"Onlar kul, ben Tanrıyım. Onlar köle, ben efendiyim. Onlar tebaa, ben padişahım. Onlar dalkavuk, ben sultanım. Dünyanın hiçbir yerinde Allah ile kul, köle ile efendi, tebaa ile padişah, dalkavuk ile sultan arasında yoldaşlık ilişkisi görülmüş mü? Hayır! Tanrı ile kul ilişkisi biliniyor; tanrı buyurur kul ´amin` der. Köle ile efendi ilişkisi de aynısıdır. Dalkavuk sultan ilişkisinin yoldaşlıkla ne ilişkisi olabilir? Benim ilişkilerimde böyledir. Benim kullarımla yoldaşlık ilişkilerim olmayınca; kullarımın kendi aralarında yoldaşlık ilişkileri olması müthiş zararlıdır. Binlerce insan yoldaşlık ilişkileriyle birbirlerine bağlı olsa, beni bir gün bile yaşatmazlar.Ve hiçbirinin kılına dokunamam. Buna müsaade eder miyim? O kadar ahmak değilim yani. Benim yaşamam için yoldaşlık ilişkilerinin yok edilmesi gerekiyordu. Ayetlerimde:´benim çizgimde olan bana bağlanır, önderliğe bağlanmak esastır, önderlik dışında bütün bağlılıklar suçtur.Vay bu benim eşimdir, vay bu benim anam babamdır, vay bu benim yoldaşımdır, bunun için bağlandım demek suçtur.Ve yargıyı gerektirir. Eşinin seni ne zaman satacağı belli olmaz. Yoldaşının, arkadaşının sana ne yapacağı belli değildir. Ananın, bilmem babanın ne zaman seni özel savaşa teslim edecekleri meçhuldur. Bunu için önderlik hattına gireceksiniz, bana bağlı olacaksınız´ dedim. Yoldaşlık ilişkileri yerine, ihbar ve ispiyonculuk ilişkilerini koydum. Siz ölü olduğunuz için açık konuşuyorum. Gerçi önemli değil, kullarıma ayetlerimle size anlattıklarıma yakın şeyler söylüyorum. Fakat bazı kelimeleri üstü kapalı anlatıyorum. Örneğin ´ispiyon ve ihbar ilişkisi´ yerine ´denetim ve istihbarat´ kelimelerini kullanıyorum ayetlerimde
"Ama mekanizma nasıl çalışıyor bir görseniz, aklınız durur! Birbirlerini nasıl ispiyonluyorlar biliyor musunuz? Avrupa´da, dağlarda, şehirlerde olmuş en ufak bir şeyi, bir gün sonra Sam´da duyuyorum. Birbirlerini öylesine suçluyorlar ki, pireyi deve yapıyorlar, bir kişinin kullandığı bir kelimenin sekiz anlamını çıkarıyorlar. Yani ben bana gelen istihbarat raporlarına göre hareket etsem, bir günde çoğunu öldürmem lazım. Biliyorsunuz ben merhametli bir insanım. Öyle onun bunun şeyi ile hareket etmem. Zavallılar, bu tür işler zavallıların işleridir. Diyarbakır cezaevi ile ilgili bir kitap okudumda, pardon ben hiç kitap okumam, bana anlatılarda yüzbaşı Esat Oktay(6) döneminde teslim olan tutuklular arasında böyle adi ilişkiler varmış. O, karşı devrim için yapıyordu. Bizimkisi ise devrim için yapılıyor! Daha doğrusu benim için yapılıyor. Zaten bizim her kulumuz aynı zamanda bizim ajanımız oluyor. Yani kendi yanındakini denetleyip bana bilgi veriyor. Ama bu bilgiler sağlıklı olmasa da yararlanmasını biliyorum. Önemli olan kimsenin kimseye güvenmemesini sağlamaktır. Kimse kimseye güvenmeyince, herkes bana güvenir. Benim için önemli olan budur. Yoksa adam raporunda:´Başkanım, falan kişi otururken ayak ayak üstüne attı, bu bizim davranış kurallarımıza aykırıdır, adam kendini önderlik yerine koyuyor´diye yazıyor. Ve bunun yorumunu yapıyor. Haklı tarafları da yok değil. Simdi doğrusunu söylersek; insanların davranışlarından ne düşündüklerini çıkarmak mümkündür. Bizim parti, parti demiyeyim de, benim kullarımın arasında; tabi kullaşmışsa, orada kimse terbiyesizlik edip ayak ayak üstüne atarak oturmaz. Bu uslup, yaşam tarzı ve oturuş biçimi bana aittir. Biliyorsunuz ki, özgür insan, efendi, ağa, bey, patron gibi insanlar ayak ayak üstüne atarak otururlar. Bir köle asla böyle bir davranışta bulunamaz. Eğer böyle bir davranışa yeltenmişse, kendisi için konulmuş kalıpları zorlamıştır demektir. Tabiki bizimki bu sonuca vardığından ´bu adam önderliğe karşıdır´ diye rapor yazıyor.
"Benim için bunlar fazla önemli değil, böyle basit meseleler üzerinde durmam ama, o kişinin yaşam tarzını düzeltmesi için denetim altına alırım. Simdi ben ne yapmışım? Geçmişimden, tarihten ders almışım. Kurallar koymuşum, yöntemlerimi devreye sokmuşum. Bir veziri öldürtmem mi, kaçırtmam mı, intihara sürüklemem mi veya düşmana sığınmasını sağlamam mı gerekiyor? Hiç kimseye danışmadan yapıyorum, hiç kimseden ses çıkmıyor. İstediğimi kaçırtıyorum, yine ´Biji serok Apo´ diyorlar. Ben birisini öldürmeleri için kullarıma işaret verdiğim zaman, işareti alır almaz hemen vuruyorlar. Vurulacak kişi; ´Ben suçsuzum, ben yapmadım, ben devrimciyim, yaşasın bağımsızlık´dese ne yazar; benim kullarımın kulakları işitmez, dilleri konuşmaz. Gerçi ben Osmanlı padişahları gibi barbar değilim. O işlerde görevlendirdiğim kullarımın kulak zarlarını deldirtmemiş, dillerini kestirtmemişim. Ama ayetlerimle onları duymaz ve işitmez hale getirmişim. Bu padişah yöntemlerinin insanileştirilmesidir. Zaten benim bütün çabam, insanlıktan uzaklaşmışları tekrar insanlığa kavuşturmaktır."
Evet, şu anda içinde yaşadığım, kendi dünyamdaki cezaevinden tahliye oldum. Yeniden gerçekliğime dönüyorum. Mahsun Korkmaz Akademisinde, ulu önderimizin uzun ve bitmeyen anlatılarından bunları anlamış, hareketlerinden, tavrından, ukalalığından bunları çıkarmıştım.(7) Mağaramda hayal ile gerçeği, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmaya çalışırken uyuyakalmışım.
Uyandığımda dişlerim nalıncı keseri gibi birbirini vuruyordu; titreyerek ayağa kalktıktan sonra oturuyorum. Müthiş bir soğuk var. Gündüz sıcağının tersine gece soğuğu keskindi. Mağaramdan dışarı çıkıyorum, yıldızların altında saatime bakıyorum, saat tam üç. Gündüz kara çok sıcak olduğundan, denizden karaya serin rüzgar esiyordu. Gece kara soğuyunca bu kez sıcak denize doğru karadan soğuk bir rüzgar esiyordu. Orta okulda coğrafya kitabından okuduklarımı şimdi yaşıyordum. Üstüme atabileceğim bir bez, çul veya battaniye olsaydı, soğuğun etkisi kırılırdı diyorum içimden.
Ama deniz ile karanın buluştuğu bu noktada örtüsüz yatmanın zorluğu ayağa kaldırıyor beni. Deniz kıyısında cimnastik hareketleri yaptıktan sonra, yatağıma uzanıyorum. Kendi kendime `Dayan Selim, burası ne kadar soğuk olursa olsun 1981-82 yıllarında kaldığın Diyarbakır cezaevinin tecrit bölümü kadar soğuk değildir´ diyerek güç veriyorum. 1981-82 Diyarbakır Cezaevi tecritlerinin kışını düşünüyorum: Hücrelere odun istifleri gibi doldurulmuşuz. Bölümün bütün camları kırılmış, yataklarımız, battaniyelerimiz altımızdan alınmış, ıslık çalarak içeri giren rüzgar iliklerimize işliyor. Gardiyanlar, su bidonlarını üstümüze boca ederek rüzgara yardımcı oluyorlar. Soğuktan kıpkırmızı kesilmiş ve donmak üzere olan ellerimize inen sopa ve cop darbeleri canımızı bir başka acı veriyor. Acıyı görmek mümkün olmadığı gibi, insan anlatmakta da zorlanıyor. Diyarbakır tecritlerinin soğuğu; ıslak çalarak içeriye dalan rüzgar, vahşilerin üzerimize boca ettikleri su ve ellerimize inen sopaların acısını, copların ağrılarını bedenimde duyumsayınca, deniz kıyısındaki soğuğu unutuyor, uyumaya çalışıyorum.
12 Ağustos 1993 Beyrut Bölüm: 2
Diktatör, Tanrının bile tanrılığından kuşkulanan benden, kendisinin Tanrı olduğuna inanmamı istiyor.
Akşama kadar deniz kıyısında kalamam, dikkat çeker gören olur diyorum. Çarşıya gidip dolaşsam belki bir olanak bulurum diye düşünüyorum. Belki Hüseyin Erdem fax göndermiştir, belki bana yardımcı olabilecek birine rastlarım. Biraz para bulabilsem, para yollaması için bir tanıdığıma telefon açarım. Burada oturmak, denize bakmak, düşünmekle bir yere varamam sonucuna varıyorum. Ve mağaramdan çıkarak şose yola çıkıyorum. Sehire doğru yürürken arabalar yanımdan geçiyor, ama akşam gördüğüm arabalar değil bunlar, herşey hızla değişmiş. Sehire vardığımda üzerimdeki kışlık pantolon ve botum Beyrut sıcağında iyi bir görünüm sağlamıyor. Ama ne yapabilirim?
Otele gidiyorum " Fax yok " diyor vestiyerdeki kız. Salonda oturuyorum. Kümeler halinde oturmuş bir kaç grup genç kız sohbet ederek cola içiyorlardı.
Tenleri güneşte bronzlaşan kızların göz renkleri ve dişlerinin beyazlığı daha da belirginleşmişti. Gözleri parlıyor, dişleri ışıldıyordu. Tenlerindeki güneşin rengi yüzlerini daha da güzelleştirmişti. İngilizce ve Rusça konuşuyorlardı. Oturuşlarından, giyinişlerinden, erkeklere karşı davranışlarından, konuşmalarından bu kızların barlarda, pavyonlarda veya gece kulüplerinde çalıştıkları anlaşılıyordu. 16 ile 20 yaşlarındaki genç kızlar Rusya`dan Beyrut`a Amerikan dolarına karşılık kendilerini erkelere sunmak, pazarlamak için gelmişlerdi. Reel sosyalizmin sonuçları veya Stalin diktatörlüğünün kurbanlarıydılar. Beyrut herşeyin açık pazarı durumunda olduğundan; Beyrut`un zengin erkeklerinin Amerikan doları harcadığı, Rus kızlarıyla yattığı, Alman Mercedeslerini kullandığı, Afrika’dan gelen cevizlerle, Hongkong`dan gelen havyarlarla beslendiği bilinir.
Rus kızlarına bakıyorum, fahişelere veya köylü kızlarına benzemiyorlar. Estetikleri düzgün, elleri zarif, parmakları ince, herbiri bir balerin güzelliğinde. Belki bunların babaları, dedeleri o muazzam devrime katılmış, savaşta Hitler`e karşı savaşmış, zaferler kazanmış, belki göğüslerine madalyalar takılmıştı. Kendilerine ve çocuklarına güzel bir gelecek sağlamak için savaşmışlardı. Bir gün gelecek, güzel ve ince kızlarını Beyrut`a fahişe olarak ihraç edip karşılığında Amerikan doları kazanacaklarını akıllarından geçirmezlerdi. İşte bu durum gerçekleştiği zaman, Stalin`in kurduğu rejimi anladılar. Stalin diktatörlüğünün, Stalin demagojisinin etkisinden kurtuldular. Stalin’in resimlerini yırtıp heykellerinin yıktılar. Ama iş işten geçmişti. Güzel, etkileyici üzerinde sosyalizm yazılı, Sovyetleri saran ambalaj kağıdı yırtılınca, içinden, pislik ve bok kokan bir rejim çıktı. Hitler`e karşı zafer kazanan Ruslar`ın madalyaları, şimdi Almanya`da bir mark karşılığında süs eşyası olarak satılıyor ve o madalyalardan kat kat güzel kızları, Beyrut`un seks kulüplerinde Amerikan dolarıyla pazarlanıyorlar. Otel salonunda daha fazla oturmak istemiyorum. Dışarı çıkıyor, deniz kıyısından paralel uzanan caddeye giriyorum.
Acıkmışım, bir lokanta buluyorum. Paralarımı harcamak istemiyorum, ama aç olarak da dolaşamıyorum. Bir çorba içmeye karar vererek lokantaya giriyor ´çorba´ diyorum, garson anlıyor. Çorbamı bol ekmekle içiyorum. 2500 Lübnan lirasını veriyorum ama içime oturuyor. Çünkü param azaldıkça umudum da azalıyordu. Lübnan´da parasız dolaşmak, Kürdistan’da çırılçıplak dolaşmak kadar kötü. Lokantadan dışarı çıkınca çorba içtiğime pişman oluyorum; 2500 lira ile bir torba ekmek, bir paket peynir alır dört-beş gün onunla beslenebilirdim diyorum. Peki ondan sonra? Ha bu gün, ha beş gün sonra aç kalmışım, bunun fazla bir önemi yoktur, diye düşünüyorum. Bir çare bulmalıyım, ama nasıl bir çare? Türkçe bilen Ermeniler´in yanına gidersem bana yardımcı olmazlar mı? Tarihte onların başına gelen, bu gün benim başıma gelmiş. Bu benzer kaderimizden dolayı belki yardımcı olabilirler diye umutlanıyorum. Ermeniler hangi semtte oturuyorlar? Bunu bindiğim bir taksi şoförüne soruyorum.´´Tamam´´ diyor, bin liramı alarak beni Ermeni semtine bırakıyor. Ermeni çarşısında gezerken konfeksiyon eşyası satılan bir dükanın önündeki tahta sandalyede oturmuş, elindeki gazeteyi okuyan kır saçlı adamın yanına yaklaşarak ‘merhaba’diyor, Türkçe bilip bilmediğini soruyorum. "Biliyorum buyrun"diyor, konfeksiyon dükkanına geçip oturuyoruz. Kürt olduğumu, Türkye´de arandığımı, pasaportumu ve paramı kaybettiğimi, Yunanistan veya Avrupa´nın başka bir ülkesine gitmek istediğimi söylüyor, bana yardımcı olup olmayacağını soruyorum. Adam, ´´Beyrut´a çok sayıda Kürt var, onların yanına git sana yardımcı olurlar´´ diyor. Baktım adamda iş yok, dolar insanlığı öldürmüş; bir eliyle dolar alan, diğer eliyle eşya satan, bunun dışında hiçbir şeyi hissetmeyen birer robotlar. Babasının nereden, niçin, ne zaman buraya geldiğini soruyorum.1920´lerde Saman dağından geldiklerini, geçmişin artık geçmiş olduğunu, dünyanın değiştiğini, bir zamanlar çok acı çektiklerini ama şimdi durumlarının iyi olduğunu anlatıyor.
Sonra, " Yunanistan`a gideceksen komşum berber Yunan`dır, güzel Türkçe konuşur, belki o sana yardımcı olabilir," diyor. Beni Yunan`lı berberin yanına gönderiyor.
Konfeksiyon dükkanının bitişiğindeki berber dükkanına giriyorum. Koltukta zebellah gibi biri oturuyor. 40 yaşlarındaki Yunan berber, koltukta oturan insan azmanının saçlarını kesiyor, makas vuruşlarının çıkardığı ritmik sesler, berberin işinde usta biri olduğunu gösteriyor, selam verip oturuyorum. Beni müşteri sanan berber nezaketle " Merhaba " diyor ve işine devam ediyor. İnsan azmanını karşımdaki aynadan izliyorum; yaklaşık olarak 250 kilo ağırlığında, bir doksan veya iki metre boyunda, 30 yaşlarında biri. Berberle Türkçe konuşuyordu. Konuştuğu Türkçe’den Ermeni olduğu anlaşılıyordu. Kabadayı, içkici birisi olduğunu anlatımlarından çıkarıyorum. Konuşmaları hoşuma gitmediğinden, kendi kendime bu nasıl bir yaratıktır diye düşünmeye başladım. Neyle, nasıl doyar? Arabaya binince araba çöker mi? Tahta merdivenden çıkabilir mi? Ranzada yatınca ranza kırılır mı? Arabalara binince, diğer insanlar gibi aynı parayı mı ödüyor, yoksa dört katını mı? Kahveye gidince ince belli bardakla çay isteyebiliyor mu? Dondurma satın alınca, diğer insanlar gibi küçük dondurma külahını mı eline alıyor? Birisiyle kavga ederse karşısındakinin durumu ne olur? Adamı aynada gözleyip bu tip soruları kendime sorarken, berber onun saçını kesiyor, o da berberin ücretini verip çıkıyor. Arkadan bakıyorum. Tuhaf! Montofon ineğine benziyor, her kalçasından kolaylıkla bir insan yapılır diyorum. Dışarda bekleyen arabasının kapısını açıyor, iyice izliyorum, bindiğinde araba bir karış çöküyor.
Yunan berbere, manifaturacıya anlattıklarımı anlatıyorum. Berber Yunanistan`da değil, Beyrut`a doğduğunu, anne ve babasınn 1920`lerde Ege`den kaçtıklarını, aslen Anadolu`lu olduğunu söylüyor. " Benden selam söyle Anadoluya" romanını okuyup okumadığını soruyorum, okumadığını söylüyor, okursan anne ve babanın orada nasıl yaşadıklarını ve neden kaçtıklarını öğrenirsin diyorum.
Konfeksiyoncunun anne ve babası Saman dağından, berberin anne ve babası Ege`den. Ben onlardan 70 yıl sonra aynı rejimin zulmünden dolayı Beyrut`a geldim. Ve bugün Beyrut`ta onların çocuklarıyla bizi yurdumuzdan kaçırtanların dili aracılığıyla anlaşıyoruz. Adamlarda tarih bilinci olsa bana yardımcı olurlar. Konfeksiyoncu ve berberin öyküsünü en az kendi öyküm kadar biliyorum. Ve onlara kendi öykümü değil, kendilerinin öyküsünü anlatırım. Berber beni bir Kürt ile tanıştıracağını söylüyor, itirazımı beklemeden dışarı çıkıyor. Bir süre sonra 50 yaşlarında zayıf, uzun ince boylu bir adamla içeri giriyor. " Merhaba tu bi xer hati" diyor yaşlı adam. Hal hatır soruyorum, adam, aslının Süryani olduğunu, babasının Diyarbakır`dan buraya 1920`lerde göçtüğünü, Kürtçe’yi iyi konuştuğunu fakat Türkçe konuşamadığını anlattıktan sonra: " Sen serok Apo`yu duydun mu?" diye soruyor, duydum diye yanıtlayınca: " O zaman kalk bir çay içmeye gidelim" diyor, kalkıyoruz.
Berber dükkanının biraz aşağısındaki sokağa sapıyor, yüksek bir apartmanın alt katına giriyoruz. Kahveye gideceğimizi sanıyorum ama adam beni evine götürüyor. Asansör kapısını açıyor içeriye girip, düğmeye basıyor, altıncı kata çıkıyoruz. Ev bomboş ve kocaman. İlk oda kullanılmaz bir halde. Eski tahta ve hurda eşyalarla dolu. İkinci odanın kapısı da açık, oraya da göz atıyorum. Somyanın üzerinde bir yatak ve battaniyeler var; her şey darmadağınık. Koridordan bir oturma salonuna geçiyoruz, üstü örtüsüz antika bir masa, masayı tamamlayan iki sandalye. Salonun bir köşesine üzerinde dağınık çarşaf ve battaniyelerin bulunduğu iki kişilik bir karyola daha atılmış. Salonun diğer köşesinde kapağı açık kocaman bir valiz. İçinde çok sayıda tişört, gömlek ve iç çamaşırları görülüyor.
Adam Kürtçe olarak: " Buyrun oturalım" deyince, karşılıklı konulmuş antika sandalyelere oturduk. Masanın üzerinde oldukça büyük antika bir çakmak ve yedi-sekiz adet değişik marka sigara paketi duruyordu. Kaçtığımdan bu yana sigara alma imkanına sahip olmadığımdan, bir Marlboro sigarası yakıyorum. Adam çay demlemek için izin isteyip mutfağa geçiyor, bir süre sonra geri dönünce kısaca öykümü anlatıyorum. Adam: " Benim derdim de seninkinin aynısı, hatta benim derdim seninkinden daha büyük" diyor. Yapma etme dayı, senin kalabileceğin evin, yatabileceğin yatağın, içebileceğin çayın sigaran var. Benim ise hiçbir şeyim yok diyorum. Adam kendi öyküsünü anlatmaya başlıyor; bir zamanlar çok zenginmiş. Hanları, hamamları, dükkanları, apartmanları varmış. Sonra iflas etmiş, hanları, hamamları, dükkanları, apartmanları elden gitmiş. Eroin satma suçlamasından cezaevine düşmüş, tüm mal varlığını ortaya koyarak tahliye olabilmiş. Kızları Beyrut`ta evliymiş, iki oğluyla karısı Amerika`da yaşıyormuş, elinde sadece bu ev kalmış, karısının yanına gitmek istiyor ama pasaport ve vize alamıyormuş. Öyküsünü anlatırken kapı çalındı. Adam hızlı adımlarla dış salona gitti. Bir kadın sesi geliyordu, ne konuştuklarını anlamıyordum, geri dönünce: "Kucağında bebeği ile 20 yaşlarında bir kadın para istedi. Bitişik odadaki yatağı gösterdim gel yatalım, vereyim dedim, kabul etmeyince gönderdim" dedi, gülerek: "Ne yapayım? Bekar yaşıyorum, karısız olmuyor, para bulunca bazen güzel kızları getiriyorum, bir iki gece keyfime bakıp gönderiyorum" diye sürdürdü konuşmasını. Ardından yerdeki büyük valizi göstererek: " O eşyalar oğlumun, Amerika`dan gezmeye geldi, ben de az sonra Suriye’ ye gideceğim" dedi. İçmem için bir sigara daha uzattı, çayımızı getirdi, karnımın aç olduğunu adama söylemeyerek bol şekerli çay içiyorum. Suriye`ye gitmezse belki ikna eder evinde kalırım, ama yardımcı olabilecek birine de benzemiyor. O da kendi derdine düşmüştü. İkide bir: "Pasaport sorunumu hal edersem bu evimi satmam, kiraya da vermem, kızlarıma da bırakmam diyordu. Bir adamım var, Mardinli bir Kürt, şimdi kendisi İstanbul`da. Yakında buraya döner, anahtarı ona vereceğim" dediğinde, anahtarı bana ver, ben kalayım diyeceğim ama adam beni tanımaz, niye versin? Sonunda: "Sana yardımcı olacak durumda değilim, sen kalk Kürtlerin mahallesine git, ben de Suriye`ye gideceğim" dedi ve vedalaştık, sokağa çıktım.
Deniz kıyısındaki mağarama yayan gitmem imkansız göründü bana; hem yerini tam olarak bilmiyorum, hem de çok uzak geldi. Montemar otelinin adını söyleyerek servis arabasına biniyorum, bin liram daha gidiyor.Yine fax sormaya gidiyorum ´Yok´cevabını alınca umutsuzluğum artıyor, kafam allakbulak oluyor, midem bulanıyor. Beyrut´tan nefret ediyorum. Otelden dönünce geniş bir bahçenin içindeki villa dikkatimi çekiyor; balkonun gölgeliğinde yaşlı bir karı koca ile kızları olduğunu tahmin ettiğim gençten bir kız oturuyorlardı. Acaba çat-pat İngilizcemle öykümü anlatsam bana yardımcı olmazlar mı, diye düşünüyorum. Kitaplarda okuduğum öyküleri hatırlıyorum. Ama ardından burası Beyrut´tur Selim, cebinde dolar olmayınca bütün kulaklar tıkalı, bütün kapılar kapalı, bütün kalpler Bekaa vadisinin taşları gibi serttir diyorum. Ve mağarama doğru hızla yol alıyorum. Bildiğim en iyi yerin yine de mağaram olduğunu düşünüyorum.
Yatağımı yerinde görünce seviniyorum. Vucudum terlemiş, ayaklarım botlarımın içinde yine vıcık vıcık. Denizde yüzmeyi düşünüyorum ama taşlık kıyıya dalgalar öylesine sert çarpıyorki; girmeye korkuyorum, biraz ilerdeki uçururum altından geçiyorum, parçalanmış arabaya tekrar göz atıyorum, ileride yüzebilecek bir yer buluyorum. Burası da kayalık ama, denizle düz kayalığın bitiştiği bir yer. Dalgalar gelince dört beş metre kadar düz kayalığın üzerinde bembeyaz köpüklü su serip geri çekiliyor, ardında yemyeşil bir yosun tabakası kalıyordu. Elbiselerimi çorap ve botlarımı çıkarıyorum, üzerimde sadece şortum kalıyor. Yosunlu kayalara dikkatlice basarak ilerliyorum. Yosunlar yumuşacık bir halı. Cam kırıklarının ayaklarımı kesmesinden korkuyor, sakınarak ilerliyorum.
Dalgalar ayaklarımı yalayıp geçiyorlar, büyük dalgalar dizlerime tırmanınca kendimi denizin serinliğine bırakıyorum. Cezaevinden tahliye olduktan sonra bu üçüncü kez denize girişim. İlki 1991 mayıs ayında Yunanistan`daki Lavrion mülteci kampının plajinda, ikincisi Rio Djenerio`da, üçüncüsü Beyrut`ta. Evet üç kıtayı dolaşan ben, şimdi küçük Beyrut`ta çaresizim, yalnızım, kendimle başbaşayım.
Uzun süre yüzdükten sonra kıyıya çıktım. Kızgın güneşin altında güneşlenerek düşünüyorum: Deniz kıyısında tek kişilik bir mağaram, parasız olarak yüzebileceğim tertemiz deniz ve yakıcı bir güneş, artık tanrıdan ne isteyebilirdim? Denizlerin kirletildiği dünyamızda böyle bir olanağım var. Bir süre sonra giyinerek barınağıma çekiliyorum. Akşamdan kalmış suyumdan bir kaç yudum içiyorum. Barınağım gölgelik bir yerde, serin. denizden esen nemli rüzgar barınağımın serinliğini artırıyor. Oturup düşünüyorum; Hüseyin neden yanıt vermedi? Olmaz böyle Hüseyin! Sana güvendim, fax çektim, insan bir yanıt yollamaz mı? Telefon defterimi cebimden çıkarıp sırayla isimleri inceliyorum: Abdullah, Ahmet Türk, Avni Kışın, Bahri, babam Selim Çürükkaya, Ali Aytemur, Doğu Perinçek, Çetin Kaygalak, Ursula Setzer, Rosa, Fadıl, Fadime, Av. Eren Keskin, Fetah Yiğit, Fehmi Kaya, Fidan, Eşref, Günay Aslan, Hatip Dicle, Heike Krause, Hüseyin Erdem, Gurbet Ersöz, İvon Müller, İlhan Ersöz, İsmail Beşikçi, İsmet Elçi, Mehdi Zana, Nurettin, Kenan, Memiş dayı, Mehmet Artan, Mahmut Ekinci, Mustafa Dere, Nezahat, Nihat Behram, Kürdistan Dindarlar Birliği, Ömer Özerturgut, Ragıp Duran, Kasım Fırat, Rıza Sarıkaya, Nazlı, Av. Tülay Ateş, Av. Serhat Bucak, Dr. Süleyman, Selim Fırat, Gazeteci Tea, Ümit, Zübeyir Aydar, Yayla Bucak, Yücel Arın, Emin, Selim Dindar, Anja, Ahmet Baraçkılıç, Rose Anderson gibi değişik mesleklerden, dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan tanıdıklarım bunlar.
Çağırsam gelenler olur. Haber iletecek paramın olmadığını bildiğimden küçük defterimi cebime koymaktan başka ne yapabilirim? Yatağıma uzanıyor ve düşünüyorum; iki yıllık süreci kafamda netleştirmem, Avrupa’ya ulaşmam kadar önemlidir diyorum. İki yıl boyunca gece gündüz düşünmüş, izlemiş, okumuş, tartışmış, yaşamış, tanık olmuştum herşeye. Ama buna rağmen düşünmeye gereksinim duyuyorum. Okuduklarımı gördüklerimi, yaşadıklarımı, yaptıklarımı, taptıklarımı, lanetlediklerimi yazmam gerek. Halkım doğal olarak bu çirkefliklerin yaşandığına inanmakta zorluk çekecek. Ama anlatmalıyım. İnandırıcı olmak çok önemli. 1981`de D. Bakır Cezaevinde tutsakken, yüzbaşı Esat Oktay`ın zulmü başlamıştı. İzliyordum, yaşıyordum, görüyordum, duyuyordum, direniyordum. Tanık olduklarımı hafızama not düşüyor, ileride yazarım diyordum. Esat Oktay: " Ben size öyle uygulamalar yaparım ki, ileride anlatsanızda kimse inanmayacak" diyordu. Yedi yıl sonra yüzbaşı Esat`ın yaptığı zulmü " 12 eylül karanlığında Diyarbakır Safağı " adlı iki ciltlik kitabımda anlattım. Cezaevinden yollayarak Almanya ve Türkiye`de yayınlattım. " İnsanlar okuyunca inanmazlar" diye korkuyordum. Ama 1991 yılında cezaevinden tahliye olup okuyucularımla tanışınca inandıklarını gördüm ve çok sevindim.
Simdi yine böyle bir durumla karşı karşıyayım." PKK" nın içindeki uygulamalar, ulu önderimizin yarattığı durum, entrika, yalan, işkence, baskı, katliam, korku, dalkavukluk, diktatörlük, kadın erkek ilişkilerinin korkunçluğunu ve vehametini yazmam gerekir. Zaten benimle her karşılaştığında "Benim yaşamımı bir kitap olarak yaz" diyordu ulu önder. Bende yazacağıma dair söz veriyordum. Diğer kitaplarımı yüzeysel buluyordu. Ona göre her şeyin altında kendisi vardı. Ben kendisini değil, görüntüyü yazmıştım. Yani Diyarbakır cezaevinin direnişlerini yazarken, ulu önderimizden pek söz etmemişim. Bize anlattığına göre, D.Bakır Cezaevinde direnen kendisiymiş, ben bunu görememiş yüzeysel kalmışım. Ulu önderimizin eleştirilerini dikkate almamam mümkün mü? " Yazacağım" dedim mi, yazarım.
Sekiz ay Mahsum Korkmaz Akademisinde kaldım. Orada, inanılmaz, insanı çıldırtan, sersemleştiren, yaşamdan nefret ettiren, güldüren, düşündüren olaylara tanık oldum. Bir yıl Avrupa`da kaldım. Serxwebun, Berxwedan gazetelerinin koordinatörlüğünü ve Avrupa örgütünün merkez üyeliğini yaptım. Burada gördüğüm, tanık olduğum entrikalar, ispiyonculuk, ayak oyunları, ikiyüzlülük, şakşakçılık, dalkavukluk, despotizm, şablonculuk ve kokuşmuş ilişkiler gördüm. Ulu önderimizin indirdiği bütün ayetleri okudum; tarihin çarpıtılması, gerçeklerin yerine yalanların konulması, yamyamlıkları, ve iki yıl boyunca yaşadığım cehennemi hayatı yazmayı düşünüyordum. Bir yazar olarak yeterince gözlemlemiştim.
Ulu önderimizin yanında kalarak gerçekleri yazamazdım. Gerçekleri yazmak, tabuya dokunmak demekti; sonucu ise pis ve damgalı bir ölümdü. Aslında ulu önderimizin benden istediği; tüm iğrençliklerin özünü gizleyecek ve bu pisliklerin gizlendiği iyi bir ambalaj görevi görecek bir kitap yazmamdı. Bütün resmi ideolojiler; beyinleri tutsak dalkavuk yazarlar aracılığıyla böyle kitaplar yazdırmışlardı. Bu durumu çok iyi bilen ve yaşayan ben, bunu yapacak kadar alçalabilir miydim? Yirmi yıldan beri Türk edebiyatçılarını ve sanatçılarını eleştiren, resmi ideolojinin köleleri veya dalkavukları olarak gören ben, olanlarla aynı konuma mı düşecektim? Hayır! Yazarlığı bırakırım, tek satır yazmam, gerekirse ölürüm ama resmi ideolojinin emriyle, yalanlarla gerçekleri maskeleyemem.
Avrupa`ya gittiğimde, Akademide ulu önderimize söz vermeme rağmen, kitap yazmaktan vaz geçtim. Çünkü gördüklerim, yaşadıklarımla, benden yazmamı istedikleri birbirine tam zıttı. İkide bir yazmam isteniyordu. Sonunda: " Yazmayacağım, yazarlığı bıraktım, Salman Rüştü olmak istemiyorum" dedim. Bu sözüm ulu önderimizin mübarek kulaklarına gitmişti. Tabi ne demek istediğimi çok iyi anladığını biliyorum. Daha önce de yazmayacağımı anlamıştı zaten. Avrupa`ya giderken " Beni anlatan yazılar yaz ha!" demişti. Bunun bir talimat olduğunu da biliyordum.
Yeni Ülke Gazetesine makaleler yazdım. Ama hiç birisinde kendisini övmedim, söz etmedim. Niye bu kadar propagandasının yapılmasını istiyor? Niye bu kadar övülmesini, yüceltilmesini istiyor? Neden buna ihtiyaç duyuyor? Nedenlerini ben çok iyi biliyordum. ´Kitap yazın, kitapta beni anlatın, makale yazın, makalede beni gündehleştirin, konuşarak beni övün, video kasetleri ile beni tanıtın, gazetelerde büyük boy fotoğraflarımı yayınlatın.´ Bunlar ulu önderimizin biz kullarına verdiği sürekli talimatlarıdır. Bunları başka bir ´PKK´li kendisi için istese, sorgusuz kurşuna dizilir. Ama ulu önderimiz söyleyince talimat eksiksiz yerine getirilir.
Yeni Ülke Gazetesindeki makalelerimde ulu önderimizi övmediğimden, önce asıl adımla gazeteye yazı yazmam yasaklandı. Ben de inat ederek kod isimle yazı yazmadım. Gönderdiğim makaleler kod isimle yayınlanınca, yazmaktan vaz geçtim. Ulu önderimizin anlayışına göre kendisi dışında gazetelerde kimse kendi ismiyle yazı yazamaz. Biz kullar yazınca tanınıyoruz, kölelerin ve kulların kitleler tarafından tanınması tehlikeli bir olaydır. İleride bizi kaçırtacak, intihara sürükleyecek veya öldürecek ya! Tanınmış insanlara bunları yapmak, bazı kulların kafasını karıştırabilir veya kafalarda soru işaretleri yaratabilir. Oysa kullar veya köleler tanınmadıklarında öldürüldükleri, kaçırtıldıkları veya intihara itildiklerinde Osmanlı vezirleri gibi olurlar.
Simdi gerçekleri yazabilirim. Bütün zincirlerimi koparmışım ve özgürüm; sarayda değil, mağarada yaşıyorum. Hiç bir yalan katmadan, kimseye kin duymadan, yaşadıklarımı anlatacağım. Anlatacaklarımı, yüzlerce kişi benimle birlikte görmüş ve yaşamıştı. Görmeyenler, yaşamayanlar bundan sonra görüp yaşayacaklardır. Ulu önderimiz yaptıklarından vaz geçmiyeceğine göre, Kürt halkı anlattıklarımla er geç karşılaşacaktır.
Gözlerimi yumuyorum, düşünmeye devam ediyorum: 1991 yılında Mahsun Korkmaz Akademisinde 15 gün kaldıktan sonra, ulu önderimizin anlattıklarını dinlemiş, tarihi çarpıttığını, demagoji yaptığını, suçlarını gizlemek için özel bir çaba harcadığını hemen anlamıştım.
Cezaevi duvarları arasında iken gerçekleri böyle açık göremezdim.´Ulu önderimiz herşeye katlanarak büyük bir savaş yürütüyor, bazı korkaklar, hainler, alçaklar engeller çıkarabilir, sonradan kaçabilirler´ diyorduk. Ve ulu önderimize güveniyorduk, onu bir yoldaş, bir direnişci, bir mücadeleci olarak biliyorduk. Ama birkaç konuşmasını dinledikten sonra, baktım ne yoldaşlıktan, ne arkadaşlıktan, ne direnişçilikten bir eser var. Ulu önderimiz "Ben" diyor, başka bir şey demiyordu. "Ben yaptım, ben buldum, ben yarattım, ben direndim, ben örgütledim, ben savaştım" diyor ve sürdürüyordu. Sanki biz ülkemizin kurtuluşu için değil de, iktidarını elinden almaya gitmişiz. İkide bir "Ben" demesi, "Her şeyi ben yaptım" diye tekrarlayıp durmasından ne demek istediğini anladım. "Ben hiçbir şey yapmadım, binlerce kahraman savaştı, direndi, çabaladı, Kürt halkı işkence gördü, acı çekti, mücadeleyi yükseltti. Üstüne ben kondum, siz bunu biliyorsunuz; bilenler, boyun eğin yoksa sizi öldürürüm" demek istiyordu. Ardından ben Tanrıyım, siz kulsunuz. Ben sahibim, siz itsiniz, yemeğinizi yiyin benim için havlayın, itin sahibine sadık olduğu gibi sadık olun anlamına gelecek sözler söylüyordu.
BenTanrının tanrılığından bile şüpheleniyordum, o kendisinin tanrılığına inanmamı istiyordu. Böyle birisinin söylediklerine inanır mıyım? Sadece anlattıklarını dinliyordum, hem de can kulağıyla. Acaba onu gerçekten anlayan tek kişi ben miydim? Yoksa herkes anlattıklarının doğruluğuna inanıyor muydu? Benim gibi münafıklar kesinlikle olmalı. Bazen bu anlatılanlara nasıl inanıyorlar diyordum kendi kendime. Sonra Türk halkı Kenan Evren`e nasıl inandı? Mısır köleleri Fravun`a, Roma köleleri Neron`a nasıl inandıysa bizim halkımız da böyle inandı sonucuna vardım. Alman halkı Hitler`in, Sovyet halkı Stalin`in demagojisine nasıl aldandıysa bizim halkımız da böyle aldandı dedim.
Ama öyle saçmalıklar anlatıyordu ki, kafası hiç çalışmayan insan bile anlatılanların gerçeğe uymayan, saçma sapan sözler olduğunu anlar diye düşünüyorum. Ulu önderimizin kendisini değerlendirmesi, kaçırtılan, intihara sürüklenen, katledilen eski arkadaşlarımızla ilgili ayetleri, şehit düşen arkadaşlarımızla ilgili sözleri, bu konu üzerine konulan kurallar ve kalıplar, yazılanlar, çizilenenler, bir diktatörlüğün korkunç karikatürünü insanın gözleri önüne seriyordu.
Ulu önderimiz ayetlerinde kendisini şöyle izah eder: "Ben yedi yaşımda devrimci oldum. Bir grup çocuğu bir araya getirerek başlarına geçtim ve haksızlıklara karşı mücadele etmeye başladım. Daha ilk okulda iken general olmayı ve darbe yapmayı düşünüyordum. Sonra aileye karşı çıktım, gerici bir kurumdu. Babamı taşla kovaladım ve köyü terk ettim. Gidiş o gidişti, bir daha köye dönmedim. 12 Mart darbesi döneminde, o kahraman direnişçilerle beraberdik; gençtiler, acemiydiler, hepsi katledildiler. Önder olarak ben kaldım. Tabi ben dersimi almışım, daha küçüklükten beri kendimi hazırlamışım, hem Türk soluna, hem Kürt soluna önderlik yapmak benim görevim olarak ortaya çıkmıştı. Ben o kahramanların ahını unutmayacaktım ama, onları aşacaktım. Düşündüklerimi yaptım tabi. Ama bana engel olmaya çalıştılar.
"İlişki kurduğum kişi (8) ajandı, küçüklükten özel olarak benim için yetiştirilmiş bir ajan. Babası da ajandı. Dersim isyanını bastırmıştı, tabi kızını özel olarak benim için yetiştirmiş, getirip bana verdi. Yutar mıyım! Ben de yararlanıyorum. O beni denetim altında tutmaya çalışıyor, ben onu devrimcileştirmeye çalışıyorum. Sonra aramızda müthiş bir çatışma başladı. Bu benim ile Türkiye Cumhuriyetinin savaşıydı. Ben kazandım tabii. Daha kimler kimler... O Sahin Dönmez de öyleydi. Amcası bilmem Mustafa Kemal`in milisiymiş, o zamandan beri yetiştirilmiş. Semir keza baştan beri bilinçli sokulmuştu. Saime Aşkın öyleydi. M. Sener sülalece eskiden beri ajandı. Siz bunları bilmezsiniz! Size hergün anlatıyorum ama kavrama yeteneğiniz yok. Düşman sizi mahf etmiş."
Bunları dinlerken, ulu önderimizin PKK`yi ajanlarla kurduğu sonucuna varıyorum. Ve şu soru aklıma geliyor; PKK`nin birinci kongresine katılıp daha sonra şehit düşen arkadaşlar şehit düşmeselerdi, onlarda şimdi ajan olarak damgalanmıyacaklar mıydı? Niye böyle düşünüyorum? Art niyetli miyim? Hayır! Çünkü ulu önderimiz, kendisi ve şehit düşen arkadaşlar dışında eski arkadaşlarının büyük çoğunluğunu baştan beri, hatta daha küçükken ajan olduklarını söylüyor. Kendisi yedi yaşındayken devrimciliğe başlamış, eski arkadaşları aynı yaşlarda ajanlaşmışlar. Bu mantığını bütün kullarına kabul ettirmişti. Konuyla ilgili yüzlerce ayet indirdi. Bu mantığın komplocu bir mantık olduğu sıradan herkes tarafından anlaşılır. İnsanlar sonradan ajanlaşınca, bu onların önceden ajan olduklarını kanıtlamaz. Bir insan uzun süre mücadele verdikten sonra ajanlaşabilir. Bu durum onun daha önce mücadeleci olmadığını göstermez. Sahin Dönmez`in durumu böyleydi. Yıldırım Merkit`in durumu böyleydi. Ali Gündüz`ün durumu böyleydi. Üçü de PKK`nin birinci kongresine katıldılar. Başta ulu önderimizin ve o dönemdeki bütün arkadaşların güvendiği kişilerdi. Sahin Dönmez 1979`da Elazığ işkencehanesinde çözüldü, Diyarbakır Cezaevinde itirafçı oldu, sonra işkenceciler tarafından kullanıldı. Yıldırım Merkit ve Ali Gündüz Diyarbakır Cezaevinde, bizim yanımızda işkenceye dayanamayarak itirafçı oldular. Eski PKK-MK üyesi Resul Altınok dahil, ulu önderimiz tarafından öldürülen, kaçırtılan, intihara sürüklenen eski PKK`lilerin hiçbirisinin ajan olmadığını, ulu önderimizin ayetlerini okuyunca, kendisini tanıyınca, entrikalarına tanık olunca; beni tasfiye etmenin ve ajan olarak yargılamanın senaryosunu adım adım yaşayıp görünce anladım. Zaten öldürülenlerin, kaçırtılanların, intihara sürüklenenlerin ajan olduklarına dair ulu önderimizin demogojisi dışında elde kanıt yoktur.
Ama bunların ajan olmadıklarını kanıtlayacak o kadar çok delil var ki; yazdıklarım bir bütün olarak okunduğunda bütün bunlar anlaşılmış olacaktır. Ulu önderimizin bu konuda bir sıkıntısı, bir yarası olmasaydı, kendisini yedi yaşında devrimci, kaçırttıklarını, öldürttüklerini, intihara sürüklediklerini, küçüklüklerinden beri ajan olduklarını değerlendirmezdi.(9) Zaten ulu önderimize göre kendisi hariç bütün Kürtler yedi yaşından itibaren pisliğe bulaşmışlar. O durumu böyle değerlendirerek kendine göre suçunu veya ayıbını örtmeye çalışıyordu. Ama hayır! Ben ulu önderimizi dinlediğimde, ayetlerini okuduğumda ayıpları veya suçları örtülmedi, tersine açığa çıktı. Yalnız kaçırtılanlar, intihara sürüklenenler, öldürülenlerle ilgili ayetleri değil, şimdi mücadelede savaşta olan kullarla, şehit düşmüş arkadaşlarla ilgili ayetler, kurallar, kalıplar yazılanlarda saçma sapandır. İğrenç bir diktatörlüğü gözler önüne sermekten öte hiçbir şeyi ispatlayamazlar. Ulu önderimiz, şu anda mücadelede ve savaşta olan kullarını ayetlerinde şöyle değerlendirir:
"Ben size çok şey verdim. Ama siz almasını bilmiyorsunuz. Kafanız taşlaşmış, adeta Kemalizmin, bilmem faşizmin, feodalizmin iğrenç ideolojisi sizi mahfetmiş. Disiplin nedir, emir nedir, talimat nedir, önderlik nedir? Bilmiyorsunuz. Bir küçük grubu bile yönetemiyorsunuz. Bir köye bile girmesini bilmiyorsunuz. Daha on tane koyun bile güdemiyor, benden tabur komutanlığı istiyor eşekoğlu eşekler. Hepiniz kure kere siniz. Evet bunun teorisini yapacağım; `kure kere teorisi` Siz serserisiniz. Evet bir serseriler topluluğu! Ne yapayım ben? On yıldır kişilik çözümlemesini yapıyorum, bir tek özgür kişi çıktı mı? Önderlik hattını tutturan bir tek adam var mı? Hayır! Ya ne çıktı? Köle çıktı, kaçkın çıktı, ağa çıktı bilmem jandarma çıktı. (Ulu önder kendi çizgisinin bunlar dışında bir şey yaratmayacağını düşünmüyor, karşısındakileri suçluyor.) Ben sizi ne yapayım? Ben nerde, siz nerde! Beceri yok, otorite yok, disiplin yok, şu kadarcık fedakarlık yok. Kim sizi böyle yaptı ? Ben mi?
Ne bileyim, içinizde böyle düşünecek münafıklar çıkabilir. Siz onlara bakmayın, erkeklerse açık söylesinler. Ben size güç vermeye, sizi kaldırmaya çalışıyorum. Ama sizde iş yok, hepiniz yatalak karılara benziyorsunuz. Benden olmazsa bir çorbayı bile kurtaramazsınız."
Ulu önderimizin şu anda yaşayan kulları hakkındaki ayetlerinin büyük bir bölümü böyle veya daha ağırdır. Tek tek kişilere yönelttiği eleştiriler veya kişiler hakkındaki ayetlerinde: " Kıçını yerden kaldıramaz, uslubu bozuktur, disipline gelmez, yaşam tarzı feodal ve burjuva yaşam tarzıdır, iki keçiyi bile güdemez, pratiği özel savaş ve kontr-gerilla pratiğidir. Önderliğe bağlanmamış, küçük burjuva, feodal bilmem köle kişiliklidir."
Bu olumsuz tanımlamaların ardı arkası kesilmez, sürüp gider. Mücadelede ve savaşta olan kulların birbirlerine yöneltiği eleştiriler, ulu önderimizin kişilere veya genele yönelttiği eleştiriler kelimesi kelimesine aynısıdır. Zaten resmi ideoloji vardır. Bu resmi ideolojinin özelliği şudur: Ulu birisi söyler, diğerleri tekrarlar. Mücadelede ve savaşta olan kullar, kendi öz-eleştirilerini verdiklerinde resmi ideolojiye uymak zorundadırlar. Büyük bir çoğunluğun özeleştirileri incelendiğinde şu korkunç vehamet gözden kaçmaz:
"Benim pratiğim özel savaş pratiğidir. Benim kişiliğim düşmanın şekillendirdiği bir kişiliktir. Önderliğin yüce çizgisine ulaşamadım. Önderlik beni yarattı, her türlü olanak sundu ama ben layık olamadım " la başlar. Türkçe’de pek çok olumsuz deyimi kendisi için kullanır. Çünkü ulu önderimiz, şu uslubu bir kanun haline getirmiştir. Birisi özeleştirisinde; ben alçağım, ben adiyim, ben şerefsizim diye yazarsa; ulu önderimiz buna çok sevinir ve bu kişinin kendisine bağlanacağına inanır. Hakim mantığa göre; kendisini alçak olarak kabul eden, önderliği yüce olarak görür. Kendisini adi olarak gören, önderliği kaliteli olarak görür. Kendisini şerefsiz olarak gören, önderliği şerefli olarak görür.
Ama birisi özeleştirisinde; ben iyi bir devrimci ve şerefli bir insanım derse bu kişi suç işlemiş sayılır. Çünkü özeleştirinin uslubu, kişinin ulu önderimiz (Tanrı) karşısında kendisini yermesi ve alçaltmasıdır. Ulu önderimizin kulları hakkındaki ayetleri, kulların kullara karşı eleştirileri, kulların kendilerine yönelik özeleştirileri yukarıda kısaca izah etmeğe çalıştığım gibidir. Bana inanmayan, ulu önderimizin kullarına yönelik eleştirilerini ve kulların özeleştirilerini bulup okuyabilirler. Ondan sonra ulu önderimizin şehit düşmüş arkadaşlar hakkında yerleştirmiş olduğu mantığa, koyduğu kurallara bakalım: Kullar sağken yerilir, alçaltılır, aşağılanır. Sehit düştükten sonra övülür, yüceltilir, göklere çıkartılır. Bu mantık söylemden resime, türküden yazıya kadar her alana yansıtılmıştır. Hiçbir savaşçının, hiçbir mücadelecinin (ulu önderimiz hariç) sağken fotoğrafı duvarlara asılmaz, gazete ve dergilere basılmaz. Sehit düştükten sonra resimleri duvarlara asılır, gazetelere basılır ve ardından methiyeler yazılır. Bu konuda resmi ideolojinin sesi durumunda olan Almanya`da yayınlanan Serxwebun gazetesinin şehit olan arkadaşlarla ilgili yazılari incelemekte yarar vardır. Sehitlerle ilgili yazılarda tema ve uslup yaklaşık olarak şöyledir:
"Kahramanlar kahramanı, aslanlar aslanı, gözünü budaktan sakınmayan, cesur, fedakar, alçakgönüllü, büyük insan, kararlı, azimli, yoldaşlarına ve önderliğe ölümüne bağlı, örgütçü, ajitatör, propagandist, büyük halk adamı, büyük komutan, disipline uyan ve uygulayan, imkansızlıklardan imkan yaratan... " Ve Türkçe’de olumluluk ifade eden övgü ile ilgili ne kadar kelime bulunabilirse şehitlerle ilgili yazılarda sıralanır. Sehitlerden biri, mezarından kalkıp ardından yazılanları okusa şunları söylemeye hakkı yok mu?
"Yahu yoldaşlarım, ardımdan yazdıklarınızı ben sağken söyleseydiniz ülkeyi fethederdim. Sağken hakkımda söylediklerinize, ulu önderimizin eleştirilerine bakıyorum dünyanın en adi insanıyım! Nitekim sağken vermek zorunda kaldığım özeleştirimde kendim de kendimi öyle değerlendirmek zorunda kalmıştım. Ama ölünce kahraman, hem de kahramanlar kahramanı yapıldım. Bu iki zıt görünüm kafamı kurcalıyor. Ya ben sağken hakkımda söylenenler yalandı, ya da ben öldükten sonra hakkımda yazdıklarınız doğru değil. İkisinin birlikte doğru olduğuna inanmıyorum. Ben sağken disiplinsiz, örgüt düşüncesinden uzak, beceriksiz, iki keçiyi bile güdemeyen, kıçını yerden kaldıramayan, özel savaş ve kontr gerilla pratiği sahibiydim de, ölünce disiplinli mi oldum? Ölü adam nasıl disiplinli olur? Gerçi mezarımda hazır ol vaziyette yatıyorum, ama bu disiplin sayılmaz. Öldükten sonra örgütçü yeteneklerim de gelişmedi, aksine köreldi. Çünkü biz ölüleri ayrı ayrı yerlere koymuşsunuz, yerimiz mezar kadar dar, diğer ölülere ulaşamıyorum ki! Ulaşsam bile ölü adamı nasıl örgütlerim? Öldükten sonra ´kahramanlar kahramanı´diyorsunuz da, sağken ´reformisttir, savaşa gitmek istemiyor´diye eleştiriyordunuz. Bu işte bir iş var, ben sırrını çözemedim. Ama sağ kalan arkadaşlardan birileri mutlaka çözer. Sağken adi olan bizlerin, ölünce kalitesi artıyor ve ilk olarak fotoğrafımız önderliğin fotoğrafının yanında, estağfurullah, altında asılıyor"
Bu konular üzerinde çok düşündüm. Bir diktatörlüğün temel taşlarını gördüm. Ulu önderimiz ve şehitler övülür, göklere çıkarılır, geri kalanlar yerilir ve alçaltılır. Övülerek yüceltilenler önderlik kurumunu oluşturur, aşağılananlar bunlara boyun eğer. Ulu önderimiz burada şehitleri paravan olarak kullanıyor, diktatörlüğün maskesi haline getiriyor. Tek kişilik diktatörlüklerin bulunduğu ülkelerde veya örgütlerde sadece diktatör övülür, onun sözleri tekrarlanır, onun fotoğrafları asılır. Ölülerin övülmesinde, kitleler tarafından tanınmasında, fotoğraflarının duvarlara asılmasında, hatta heykellerinin yapılmasında diktatör için bir sakınca yoktur. Çünkü diktatör, ölülerin kendisine muhalefet edemiyeceğini bilecek kadar akıllıdır. Ama sağlar için diktatörün yasaları farklıdır. Köle, kul övülmez, aşağılanır. Tek tanrılı dinlerde de bu böyledir. Kulun birinci görevi tanrıyı övmektir:
"Allahım sen ulusun, sen yücesin, sen kadirsin, sen güneşe ışık, suya hayat verensin. Ben-i ademi bir damla sudan yaratansın". Kulun ikinci görevi kendisini Tanrı karşısında yermektir:
"Allahım, biz aciz, sefil, melul kullarınızız, bize güç ver." gibi.
Görüldügü gibi sınıflı toplumlarda hakim sınıfların mantık sistemi, ulu önderimiz tarafından veya resmi ideoloji tarafından ilerici ve insani bir mantıkmış gibi, herkese dayatılmıştır. Buna uyan devrimci, uymayan ajandır, ajanlar öldürülür deniliyor.
Ulu önderimizin bu konuda açıkça söylemediği görüşleri şöyledir: Sağlar yerilir, aşağılanır, beş paralık hale getirilir. (Ben hariç) Benim diktatörlüğümün garantiliği için bunlar yapılacaktır. Sehitler ise tam tersine övülerek göklere, ta benim yanıma çıkarılır. Hiçbir zararları olmaz. Nasıl olsa ölmüşler, muhalefet edecek halleri yok. Hatta onları önderlik kurumuna alarak, benim diktatörlüğüme karşı muhalefet edenlere karşı kullanırım. İyi birer silah olurlar.
Buradan şu sonuca varıyorum; ulu önderimiz için en iyi PKK`li ölü PKK`lidir. O, yalnızca ölülere güvenir. Ölülerin dışında herkesin muhalif olacağına inanır. Sağ olan hiç kimseye güvenmez. Nitekim bir gazetecinin, "Siz kime güveniyorsunuz?" sorusuna "Ben hiç kimseye güvenmem" cevabını vermişti. Bununla söylemek istediği şuydu:
"Ben parti içinde darbe yaptım, partiyi dağıtarak tasfiye ettim. Diktatörlüğümü kurdum. Kürt halkının bütün olanaklarını ele geçirdim. Öldürdüm, intihara sürükledim, kaçırttım, geri kalanları köleleştirdim. Bunu bilen bazı münafıklar var, diğerleri bugün görmeseler yarın, yarın görmeseler öbür gün görürler. Görüp anladıkları zaman bana ne yapacaklarını çok iyi bilirim. O zaman niye güveneyim?"
İktidarı zorla gaspedenlerin özelliğidir bu: Birincisi hiç kimseye güvenmezler, ikincisi muhalefetten öcüden korkar gibi korkarlar, üçüncüsü hayali ve gerçek düşmanlar yaratırlar, dördüncüsü kendilerini kurtarıcı ilan ederler. Ulu önderimiz, kendi mantığı ile anamı, babamı, henüz dünyayı kavramamış gençleri, uzun süre dağlarda kaldıklarından dış dünya ile ilişkileri kopmuş korku bazı arkadaşları kısa bir süre için aldatabilir. Ama gerçeğe, bilime inananlar bu masallarla aldatılamazlar. Ninemin mantığını tekrarlıyor. Ninemin tanrısının yerine kendisini koymuş; gerisi ninemin kültüdür, ninemin söylemidir. "İşte bu bana kazandırıyor, ben bununla düşmana darbe vuruyorum" demesi, onun doğruluğunu, haklılığını ortaya koymuyor. Bu mantıkla hiçbir şey kazanılmaz. Hadi diyelim savaşı kazandı, düşmanı yendi. Kendi kendime soruyorum: Bu mantıkla halka ne verebilir? Kendi diktatörlüğü dışında halka verebileceği bir şeyi var mı? Savaşmak insanı haklı yapsaydı, dünyanın en ünlü diktatörleri, dünyanın en haklı insanları olurlardı. Çünkü en büyük savaşları onlar yaptılar, en büyük zaferleri onlar kazandılar. Ama kendi diktatörlükleri dışında topluma verebilecekleri bir şeyleri olmadıkları için yıkılıp gittiler.
"Ben bir ulusun kurtuluşu için savaşıyorum, benim savaşım haklı bir savaştır" diyecek. Hayır! Ulu önderimiz bir ulusun kurtuluşu için değil, bir ulusu kendi diktatörlüğü altına alıp köleleştirmek için savaşıyor. Bu gün "Biz PKK`liyiz" diyen insanları nasıl diktatörlüğü altına almışsa, köleleştirmişse, bir ulusu da bu hale getirmek istiyor. Diktatörlük ayrı, yurtsever olmak ayrıdır. Kendi diktatörlüğü için devrimcileri, düşünenleri, yurtseverleri, hatta yıllarını ömürlerini halkının bağımsızlığı ve özgürlüğü için tüketenleri ajanlıkla damgalayıp öldürüyor. Ulu önderimiz yarın ulusun başına ne getireceği, bu gün yaptıklarından belli oluyor. Yirmibirinci asırda kurtarıcılığa soyunmuş? Halkların artık kurtarıcılardan da kurtulduklarını görmek istemiyor mu?
Kürtlerin hala bir kurtarıcıya ihtiyaçlarının olduğuna inanıyor. Dolayısiyle söylediğim bütün gerçekleri kabul etmiş oluyor. Çünkü tarihte bütün halklar, kurtarıcıları önce ululuyarak göklere çıkarmış, sonra onlardan kurtulmak için, kurtarılmadan önce döktükleri kandan daha çok kan dökerek "kurtarıcı"larından kurtulmayı başarmış, kurtarıcıyı lanetlemişlerdir. Eğer tarihten biraz ders almak istiyorsak, hangi çağda yaşadığımızın bilincindeysek, dünyanın Sam`dan ibaret olmadığını biliyorsak kurtarıcı olma çağının çoktan geçtiğini anlayalım.
Çağımızda "Kurtarıcı" olmak marifet değil, bir halkı kendi kendisinin kurtarıcısı haline getirmek için çaba harcamak marifettir.
"Halkın bir kurtarıcıya ihtiyacı var, ben kurtarıcı olacağım" demek, kölelerin bir efendiye ihtiyacı var, ben efendi olacağım demektir. 1960`ların başından beri milyonlarca insan ulu önderimizi Kürt ulusunun başına efendi yapmak için mi acı çekti, kan döktü, işkence gördü? Hayır! Kölelik zincirlerini ve ayaklarımıza takılan prangaları kırmak için ve özgürleşen insanlardan demokratik bir yönetim seçmek için mücadele verildi. Biz yeni efendiler yaratmak için değil, her türlü efendinin canına okumak için zincirlerimizi kopardık. Eğer bütün bunlara rağmen yine Kürt halkının bir kurtarıcıya ihtiyacının olduğuna inanılıyorsa; "Eyvah Kürt halkının haline!" diyeceğim. Çünkü bir kurtarıcıya şiddetle ihtiyaç duyan bir halk dünyanın en zavallı ve en güçsüz halkıdır.
Kürt halkı eğer bu duruma düşürülmüşse, onun bu durumundan yararlanarak başına kurtarıcı olarak geçmek, onurlu bir davranış değildir. Çünkü Kürt halkı kurtarıcıların ellerinden çok çekmiştir. Halife Ömer kurtarıcılığını, Mustafa Kemal kurtarıcılığını, Kenan Evren kurtarıcılığını artık anlamıştır. Bundan sonra tarih tekkerür etmemelidir. Kürt halkı hem düşmanlarından, hem de kurtarıcılardan kurtulmayı öğrenecektir; bunu öğrenmek zorundadır.
Düşmanın yüzyıllardır halkımızı aşağılaması, horlaması, cahil ve ilkel olarak değerlendirmesi yetmiyormuş gibi, ulu önderimizin önce mücadelecileri, savaşçıları ardından halkı aşağılaması tesadüfi değildir. Düşman neden Kürt halkını yeriyor? "Siz ilkelsiniz, cahilsiniz, yönetilmeye muhtaçsınız" diyorsa, ulu önderimiz de bunu aynı mantıkla yapıyor. Çünkü aşağılık militanlar ve aşağılık bir halk, yüce bir kişiliğe ihtiyaç duyar. Ulu önderimizin mantık ölçüsü budur ve bu ölçüyü Sam`dan ödünç almıştır. Kendini partinin yerine koyduktan sonra, yüce bir kişilik ve düşürülmüş bir halk ideolojisini üretmeye başlamıştır. Ardından bunun çalışmasını yapmıştır. Bu çalışma iki bölümdür.
Birinci bölümü: Önderlik çok yüce, çok ulu, insan üstü bir varlıktır. Bunu herkese kabul ettirmek, yazılar, resimler, sloganlar, yeminler, video kasetleri ve derslerle insanları buna inandırmak; buna inanmayanları ajanlıkla damgalayarak öldürtmek, bunların ölüm korkusuyla diğerlerini daha fazla inandırmak ve sindirmek, önderliğin yüceliğini konuşma uslubu haline getirmek, İslam dininde Tanrı için, Hiristiyanlıkta İsa için kullanılan sıfatları, önderlikten söz ederken kullanmak, onun hiçbir zaman yanılmayacağına, yanıltamayacağına, doğru yolda olduğuna kayıtsız şartsız inanmak, sürekli ona bağlılığı ifade etmek, tereddütsüz itaat etmek, ayetlerine inanarak, onları emir olarak algılamak, söylediği hiç birşeye itiraz etmemekle ilgili" çalışmayı içeriyor.
Çalışmanın ikinci bölümü: Militandan başlayarak herkes aşağılanacak ve kendini aşağılamaya alışacak. Bu bir uslup, bir yaşam tarzı haline getirilecek. Ulu önderdeki özellikler kulda, kuldaki özellikler ulu önderde olmayacak. Ulu önder yüce; kullar ve halk alçaktır. Ulu önder becerikli, kullar ve halk beceriksizdir. Ulu önder kararlı, kullar ve halk kararsızdır. Ulu önder uzak görüşlü, kullar ve halk burunlarının ucunu bile göremez. Ulu önder büyük örgütçü, kullar ve halk iki keçiyi bile güdemez. Ulu önder büyük savaşçı, kullar ve halk Türk ordusu karşısında kurbanlık koyundurlar. Ulu önder her gün bir kitap teori üretir, kullar ve halk iki kelimeyi bir araya getirmeyi beceremez. Ulu önder dünyadaki bütün insanlığın temsilcisidir, kullar ve halk hiçbir şeyi temsil edemez. Ulu önder herşeydir. O olmazsa Kürt halkı tarihten silinir, kullar ve halk hiçtir, yatalaktır düşkündür felsefesini içeriyor. Ulu önderimizin bütün ayetleri okunduğunda ana mantığın bu olduğu görülecektir.
Sam`da, Avrupa`da, dağda ve şehirlerde yürütülen bütün çalışmalar bunun içindir. Ulu önderimizin çalışmasının yüzde doksanbeşi bununla ilgilidir. Bunu ayetlerinde itiraf ediyor: "Benim çalışmalarımın yüzdedoksanbeşi kendi adamlarımla uğraşmaktır" diyor. 1982`den bu güne kadar bu iki temel çalışmayı yürütmüştür. Onun için düşmanla savaşmak önemli değildir. Düşman Kürdistan`dan kovulmuş ama kendisi Kürdistan`da Tanrı olamamışsa, Kürdistan neye yarar? Bu iki çalışma ne derecede ilerlemiştir? Kendisi ne kadar yüceltilmiş, kendisini alçak ve işe yaramaz olarak gören militan ve kitlelerin sayısı ne kadar artmıştır? Onun için önemli olan budur. Çünkü mantık ölçüsüne göre alçaltılanların, kendilerini güçsüz görenlerin yapacakları tek bir şey vardır: Güçlü ve yüce birisine sığınmak..!
Bu yazdıklarımı yalnız ben mi görüyor veya düşünüyorum? Hayır! Benden önce görenlerin, anlayanların olduğuna inanıyorum. Ben bunları görünce, anlayıp kavrayınca; kaçanların neden kaçtığını, öldürülenlerin neden öldürüldüğünü, intihar edenlerin neden intihar ettiğini, devrimci olanların neden kul olduklarını, hatta kaçıp düşmana teslim olanların neden kaçtıklarını anlıyorum.
Düşmana sığınmanın mazereti olmaz diyeceksiniz, bu konuda size hak veriyorum; ama yüzlerce kez ölümü göze alan, yıllarca düşmanla savaşan birinin aniden gidip düşmana teslim olması çelişki üzerine düşünmelisiniz! Bu durumu kabullenmek kolay değil. Ancak ulu önderimizin kullarına karşı uyguladığı yöntemleri bilmiyorsunuz.
Onu büyük bir devrimci olarak biliyorsunuz, müthiş bir karşı devrimci ve yamyam (Kendi siyasi muhaliflerini öldürenler, siyasi yamyamlardır) olduğunu görünce; üç seçenekle karşı karşıya kalıyorsunuz; kaçmak, intihar etmek ve öldürülmek. Bunun dışında bir seçeneğiniz yoktur. Ulu önderimizin yöntemlerini anlattığımda düz düşünmekten vaz geçeceğinize inanıyorum.
Aç karınla yatağıma uzanmış kendi kendimle böyle tartışıyorum. İki yıldan beri sadece vicdanımla tartışıyordum. Başka hiç kimseye gördüklerimi, bildiklerimi anlatmadım, anlatamadım. Görüşlerimi yazdığım yazılarda, yaptığım konuşmalarda, değişik biçimlerde az da olsa eleştirimi dile getirmeye çalışmıştım. Örgüt çalışmalarımda, insanlarla konuşmalarımda resmi ideolojiyi tekrarladım. Yani yalan söyledim. Hayatımın en aşağılık iki yılıydı yaşadığım! Diyarbakır Cezaevinde zorla itirafçı haline getirilen birisi gibiydim. Hiç rahat değil, sürekli gergin ve kararsızdım. Bazen kendimi adi, yalancı, öldürülen arkadaşlarımın katli karşısında sessiz kalan, hatta onaylamak zorunda kalan birisi olarak görüyordum. Ama dayandım, yaşadım, gördüm, şimdi anlatarak vicdanen rahatlıyorum. Güneş batmış, yıldızlar görünüyor, mağaramdan çıkarak peynir, ekmek ve su almak için çarşıya gidiyorum.
13 Ağustos 1993 Beyrut Bölüm: 3
Ömrüm boyunca tavuk olarak yaşamaktansa; erken öten horoz olmayı yeğledim..
Bugün saat dokuzda tekrar Hüseyin`in yanıt gönderip göndermediğini öğrenmek için otele gidiyorum. Yine eli boş çıkıyorum otelden. Çaresizim, rastgele yürüyorum, nereye kime gideceğimi bilemiyorum. Siz benim yerimde olsaydıniz ne yapardınız? Kimseyi tanımıyorsunuz, dil bilmiyorsunuz, paranız yok; Türkiye Devletinin vatandaşısınız ama ona düşmansınız. Efendinizin çiftliğinden firar etmişsiniz, efendinizin adamları Suriye muhabaratıyla birlikte peşinizde. "Her derdin bir çaresi, her dağın bir geçidi vardır" diyeceksiniz ama, ben Beyrut`ta ne çare, ne de geçit bulabiliyorum.
Sokakta yürürken geçen arabalara, insanlara yardım bekleyen gözlerle bakıyorum. Ama kimse beni anlamıyor. Gömleğim terden ıslanmış, deniz tuzu vücudumu yakıyor, gölge bir yer arıyorum, onu da bulamıyorum. İleride büyük bir otel görünüyor, oraya gitmeye karar veriyorum. Bir müşteri gibi gidip salonunda oturacağım, belki yardımcı olabilecek birisiyle tanışırım diyorum...
Otelin salonunda bir koltukta oturduktan bir süre sonra yaklaşık olarak otuz yaşlarında, kıvırcık saçlı, esmer, uzun boylu bir genç yanımdaki koltuğa oturup sigarasını yaktıktan sonra bir sigara da bana uzatıyor, "thank you" diyerek sigarayı alıyorum. Arapça olarak nereli olduğumu soruyor, "Türkiye" deyince "İstanbul gut" diyor. Bende "gut" diye karşılık veriyorum.
Bir süre sonra bir grup genç kız oturduğumuz salona indi. Diğer otelde gördüğüm kızlara benziyorlardı. Sarışın, estetikleri düzgün, dudakları, tırnakları boyalı, giysilerinden ve davranışlarından turist olmadıkları belli oluyordu. Kendi aralarında gülüp konuşuyorlar, dillerinden anlamıyorum; bunlar Çavuşesko’nun kızları mı, başka bir diktatörlüğün kurbanları mı? Yanımdaki gençle çat pat İngilizce konuşuyorum. O, dili çok az bildiğinden benim iyi İngilizce bildigimi sanıyordu. Pasaportla paramın kaybolduğunu anlatmaya çalışıyorum, "Polise git " diyor. Polise gidemeyeceğimi, yakalanıp Türkiye`ye gönderileceğimi anlatamıyorum. Genç "Ey vallah" deyip yanımdan ayrılıyor. Ben de burada oturmanın bir yararının olmayacağını düşünerek, bir şişe soğuk su satın alarak yola çıkıyorum. Mağarama doğru ilerliyorum.
Mağarama geldiğimde hava çok sıcaktı. Pantolonumu, gömleğimi, botlarımı çıkardım. Çoraplarımı denizde yıkadım, üstümdeki şortla yatağıma uzandım. Gözlerimi kapadım, anamı hatırladım; onbir yıllık cezaevi hayatımda, kendisini bir kaç kez görebilmiştim. 1991 yılının nisan ayında Bartın Cezaevinden tahliye olduktan sonra eve gitmiş, yalnız beş gün anamın yanında kalmıştım. Konuşmaları, hareketleri, jestleri, mimikleri gözlerimin önünde canlanıyor, çektiği acıları yüreğimde duyumsuyorum.
Eve vardığımda, tutuklanmadan önce eşimle birlikte kullandığımız yatak odama götürdü beni.Ve anlatmaya koyuldu: "İşte oğlum, tam onbir yıldır bu oda benim dünyamdır. Eşyalarınızı, giysilerinizi bu odaya topladım, her gün gelip bakıyorum; giysilerinizi tek tek inceliyor, kokluyor, öpüyor tekrar katlayıp dolaba ve sandığa yerleştiriyorum.
Gelinim 1985 yılında Diyarbakır Cezaevinden tahliye olup eve gelince, onu bu odaya getirdim. Ona da anlattım, güldü. Bana sarılıp yanaklarımdan öptü. Bu odada bir ay kaldı, hastaydı. Bingöl`de ameliyat olduktan sonra tekrar eve döndü. Hep seni bana anlatırdı. O zaman kardeşin Hasan, (10) Adana`da akademide okuyordu. Kardeşin Ömer, Elazığ Fırat Üniversitesinde mühendislik bölümünü kazanmıştı. Kardeşin Sait`te Çukurova Tıp Fakültesine gidecekti.
Gelinim, Diyarbakır Cezaevinde size yapılan işkenceleri ve sizin direnişlerinizi anlatırdı. Ben dinledikçe ağlardım. Oğullarım derin derin düşünürlerdi. Anlatılanlardan en çok baban etkilenirdi. Artık gelinime "sus bunları anlatma sizi öldürürler" demezdim. Çünkü inanmıştım gelinime. O, bir kadındı ama korkmamıştı. Size yapılan işkencelere boyun eğmemiş, işkencelerin son bulması için tam 51 gün hiçbir şey yememişti. Ben bunu biliyordum. Bir gün polisler arabayla evimizin önüne kadar geldiler "Sizin gelininiz, ölüm orucunda ölmüş, cesedi Diyarbakır Askeri Hastanesinde, gelin götürün" dediler. Baban ve kardeşin Necmettin, Bingöl`e gidip bir otobüs kiraladılar, marangozda gelinim için bir tabut yaptırdılar, tabutla birlikte 40 kişi otobüsle Diyarbakır`a gittiler. Köylülerimiz Askeri Hastanenin önünde toplanmışlar, subaylar babanla kardeşini içeri alıyorlar, "Gelininiz henüz ölmedi, ama can çekişiyor, gidin konuşun ölüm orucunu bıraksın" diyorlar. Babanla kardeşin gelinimin yanına gidiyorlar, bir deri bir kemik kalmış gelinim. Öldü ölecek, ölümle yaşamın kesiştiği sınırda duruyor. Baban önce gelinini dinliyor, sorunu tam olarak anlayınca tek bir kelime konuşmuyor. "Ölüm orucunu bırak, yemek ye" demiyor ona. Kendisi oruç tutarken yemek yememenin, aç kalmanın ne kadar zor olduğunu biliyor, geliniyse 51 gündür hiçbir şey yemiyor ve yememekte kararlı. Bunun için gelinine "yemek ye" demeyi saygısızlık olarak değerlendiriyor. Ve kardeşinle birlikte çekip geliyorlar. Tabutunu bekletiyoruz, ha bugün ha yarın ölüm haberini bekliyoruz. Gözlerimize uyku girmiyor. Nihayet işkencelerin kaldırıldığını, ölüm orucunun sona erdirildiğini duyunca seviniyoruz.
Gelinim, kardeşlerinle kitap okur, tartışırdı. Ben dillerinden anlamazdım. Evimizin bahçesinin yan tarafına domates, biber ve salatalık ekmiştim. Gelinimle kardeşin Hasan evimizin ön tarafına renk renk çiçekler ekmişlerdi. Sabahları erkenden ben ektiklerimi, onlar da kendi ektiklerini sularlardı. Çiçeklerle neden o kadar uğraştıklarına bir anlam vermez "bırakın o yararsız şeyleri, gelin domatesleri sulayın" dediğimde, Hasan gülerdi. Gelinim çiçeklerin güzelliğini anlatırdı. Hasan`da "bırak 50`sinden sonra anneme çiçek sevgisini aşılayamazsın" derdi.
Gelinimin evde kalacağını, sen tahliye olana kadar bekleyeceğini düşünüyordum. İlk geldiğinde odanızdaki bütün eşyaları dışarı çıkardı. Evlendiğiniz zamanki gibi duvarlarına açık yeşil plastik boya çekti. Karyolanızı eski yerine yerleştirdi. Elbiselerini yıkadı, ütüledi gardroba astı. Çok iyi hatırlıyorum evlendiğinizde yalnız yedi gün evde kalmış, ikiniz de ortalıktan kaybolmuştunuz. Gelinim altı yıl sonra geldiğinde odanızı ilk yerleştiğiniz hale getirdi. İkinizin vesikalık fotoğraflarını büyüterek çerçeveletti, karşıki duvara yanyana astı.
Polisler rahat bırakmadı gelinimi, ameliyat olduktan bir hafta sonraydı, daha hastaydı, yatıyordu, geldiler "senin ifadeni alacağız" deyip götürmek istediler. Baban diretti, "Ben de geleceğim" dedi. Birlikte gittiler. Namussuzlar, Bingöl`de gelinimi gözaltına alarak, babanı eve yolladılar. Çaresizlik içinde babanla ağladık, kardeşlerin kızgın kızgın düşünüyorlardı. Onaltı gün sonra serbest bıraktılar gelinimi "Sen örgüt liderisin, örgütten kim yanına geliyor? " diye sormuşlar. Gelinim sorularına yanıt bile vermemiş. Bırakıldıktan sonra kardeşin Hasan`la sık sık konuşurlardı. Ben de gizli konuşmalarını merak ediyordum ama bana birşey anlatmazlardı. Gelinim geceleri tek başına bu odada yatar, kapıyı kilitlerdi. Bir sabah geç saate kadar kapı açılmadı.
Oysa sabahları erken kalkardı."Ne oldu buna, hala yatıyor mu? " dedim kardeşin Ömer`e: "Çağırayım" dedi. Kapısını iki üç kez çaldı, ses çıkmayınca korktum. Gelinim intihar etti diye düşündüm. Hasan`ı çağırdık, üçümüz birlikte bahçeye çıktık, pencereden odaya bakacaktık. Tül perde çekili, pencere kapalıydı. Camı kırdıktan sonra içeri baktı, gelinim yoktu. Hasan kapıyı açınca odaya girdim; gardrobu açtım. Terlikleri, topuklu ayakkabıları duruyordu, spor ayakkabıları yoktu. Sandığını açtım, giysileri sandıktaydı. Daha ben birşey söylemeden kardeşin Hasan "gitmiş" dedi. "Nereye gitmiş" dedim kızgınlıkla kardeşine. "Nereye gidecek? Savaşa, savaşa ana" dedi, gülerek. Anladımki bu şeytanın haberi vardı. "Seni gidi şeytan seni, demekki benden gizli bunu konuşuyordunuz ha?" dedim. Ama Hasan haberi yokmuş gibi davrandı. Sonra babanla diğer kardeşlerin haberi öğrendiler, hepimiz büyük salona geçtik, oturduk başımızı önümüze eğmiş düşünüyorduk. Hiç kimse tek bir kelime konuşmuyor, salona tam bir sessizlik hakimdi. Gelinim başka birisine kaçmadığına eminim. Ama bunu köylülere nasıl anlatacağız? Bir bunu düşünüyorum, bir de devlet duyarsa, bizi soruşturmaya alırlarsa nasıl ifade vereceğiz diyorum. Nitekim Hasan da bu konuyu düşünmüş olacak ki: "Tamam gerillaların yanına gitmiş, fazla düşünmenin gereği yok, biraz sonra köylüler duyar, devlete haber sızdıran olursa, nereye gittiğini öğrenmeye çalışırlar. Polise veya jandarmaya nasıl ifade vereceğimiz konuşunda düşünelim" dedi. Hemen birgün önceki yer sallantısı aklıma geldi. Birgün önce hafif bir deprem olmuştu. Hasan`a dedimki: "Askerler gelip sorarlarsa; dün deprem oldu, gelinime sen namaz kılmıyorsun bunun için deprem oldu, diyerek kızdım, ikimiz kavga ettik sabahleyin baktık ki evde yok, diyelim," dedim. Hasan ifademe güldü, beğendi. Herkes "mantıklıdır" dedi. Dağıldık. Yengelerinin gitmesi oğullarımın umurunda bile değildi, bana bakıp gülüyorlardı. Benle baban çok üzülüyor, başımıza gelmiş en büyük felaket olarak değerlendiriyorduk.
Hasan ve diğer kardeşlerin dışarıya çıktılar, baban bahçeye gitti oturup düşünmeye başladı. Bende gelinimin bu odasına girdim. Eşyalarını, giysilerini tek tek saydım. Yıllarca bu işi yaptığımdan hepsini tanıyordum, düğme sayılarını bile biliyordum. Spor ayakkabısı, pantolonu, iç çamaşırları, bir gömleği, mantosu yoktu. Bir de senin ona yolladığın mektupları almıştı, bize her zaman okuduğu mektupları.
Gelinimin gidişi böyle oldu. Gidiş o gidiş. Nerededir, dağda mı, şehirde mi, yurt içinde mi, yurt dışında mı Allah bilir! Her akşam televizyon izlemeye başladık. Eskiden böyle bir alışkanlığım yoktu. Nerde olay olmuş, kaç kişi ölmüş? Ölenlerin arasında bayan var mı diye merak ediyor, ölü haberleri verildi mi, yüreğim ağzıma geliyordu. Ben TV`nin dilinden anlamam, baban bana tercüme ediyordu. Bazen ölü kızların resimlerini, daha doğrusu cesetlerini gösterdiğinde, babanla ikimiz televizyona sokulur, ölünün saçlarına gözlerine bakardık, ama fotoğraf çabuk geçerdi, bir sonraki akşamı beklerdik. Haberler başlar başlamaz yüreğim güm güm atar, nefes alışlarım hızlanır, gözlerim ekrana takılır, sanki kalbimin yanına saatli bir bomba konulmuşçasına saatin sesini ve tiktaklarını duyardım. Haberlerde gelinimin ismi veya resmi geçecek olsa bu saatli bomba kesinlikle patlardı. Her gece bu heyecanı yaşardım. Baban da aynısını.
Sonra sıra kardeşin Ömer`e geldi. Elazığ`da inşaat mühendisliği okuyordu. Sen evdeyken henüz ilk okula gidiyordu. İnce uzun boylu zayıftı. Ama çok zekiydi Ömer. Cezaevindeyken bir kez görüşmene gelmişti. O zaman henüz üniversitede ilk yılıydı. Kendisiyle olan konuşmalarından çok etkilenmişti. Zaten eve geldiğinde bambaşka bir Ömer olmuştu. Buna rağmen okuyacağını, mühendis olacağını umuyordum. Ama araştırdım, arkadaşlarından sordum, Ömer Elazığ`da değildi, üniversiteyi bırakmıştı. Bize bir kağıt geldi, o kağıtta devamsızlıktan sınıfta kalacağı yazılıydı.
Gitti Ömer`im. "Dersim`de dağa çıkmış, devlete karşı savaşıyor," diyorlar. Halbuki üniversiteye başladığı ilk yıl: "Ana okuyacağım, inşaat mühendisi olacağım, binalar yaptıracağım" demişti. Ben de sevinmiş: "Selim`den zaten bir hayır görmedik, en azından sen oku, bize bak" demiştim. Ömer`im de gitti. Simdi hangi dağdadır? Ekmeği var mı, yok mu? Nerede yatar? Kışın ayazında, yazın sıcağında nasıl yaşar? Zaten zayıf, iki metre boyundaydı, ufak bir taş değse ölür, nasıl savaşır o? Ömer`in gittiğine emin olduktan sonra elbiselerini toplayıp odanıza getirdim, elbiselerinizin yanına astım elbiselerini.
Hasan, Ömer`in gittiğini duyduktan birkaç gün sonra: "Ana ben Adana`ya çalışmaya gidiyorum" dedi. Daha iki üç ay önce askerliğini bitirmişti. Ağırbaşlı, efendi, zeki bir çocuktu Hasan. Sana çok benziyordu. Davranışları, konuşmaları, gülüşü tıpkı seninki gibiydi. Gelinim de Hasan`ın Selim`e çok benzediğini söylerdi. Adana`ya gideceğini söyleyince; "Git oğlum, üniversiteyi bitirmişsin, askerliğini yapmışsın, belki bir iş bulursun, kendine bir ev kiralarsın, Selim`i de Ceyhan Cezaevine sürmüşler, onunla da görüşür, bize biraz para yardımında bulunursun" dedim. Köyde boş dolaşıyor, canı sıkıldığı zaman İngilizce öğreniyor, kitap okuyordu. Polisler onu da rahat bırakmıyorlardı. Gelinimin gittiğini duyduktan sonra, sık sık eve gelir sorarlardı. Bir gün eve geldiklerinde Hasan sana mektup yazıyordu. Polisin biri mektubu okuduktan sonra Hasan`a bir tokat vurdu. Kıpkırmızı kesildi Hasan, ağladım. Bu olaydan sonra Hasan`ın derin derin düşündüğünü görürdüm hep. Benim efendi melek oğlum. Onun hiç kimseye kötü bir söz söylediğine, kimsenin kalbini kırdığına tanık olmamıştım. O da senin gibi hep kitap okurdu. Askere zorla gönderdik, nefret ediyordu askerlikten: "Ben bunlara nasıl askerlik yaparım ana?" diyordu. Gitti Asteğmen oldu. İzine geldiği zaman üzerinde sivil elbiseleri vardı. Valizini açtım subay elbiseleri valizindeydi, yepyeni tertemiz elbiselerdi. "Niye bunları giymiyorsun? Köyde bunları giy" dediğimde gülümsedi: "Bırak ana öldürsen köyde giymem onları" dedi.
Tekrar askere gidene dek giymedi. Ben bu davranışına bir anlam veremiyordum o zaman. Ama o, neden giyilmemesi gerektiğini biliyordu demek ki! Çocuğu askerde de rahat bırakmamışlar. Senin kardeşin olduğunu bildiklerinden, sürekli takip altında tutuyorlarmış: "Ana gece gazinoda haberleri izlediğimde, özel olarak görevlendirilmiş bazı subaylar, dikkatle yüzüme bakarak olaylar karşısındaki tepkilerimi öğrenmeye çalışıyorlardı" diyordu.
Oğlum Hasan’ın Adana`ya gittikten bir süre sonra, bir pazarlama şirketinde iş bulduğunu ve çalıştığını öğrenince babanla sevindik. Senin görüşmene geliyor, Sait`e para yardımında bulunuyormuş, ben öyle duydum. Kardeşin Sait`te Adana`dan köye geldiğinde Hasan`ın çalıştığını söyledi. Senin yazdığın bir kitabı Hasan`la birlikte okuduğunu, Hasan`ın teyzenin oğlu Orhan`la bir ev kiraladığını, durumunun iyi olduğunu öğrendik.
Aradan yaklaşık olarak altı ay geçti, Hasan`ın kaldığı ev polisler tarafından basılıyor. Orhan`la hanımı başka bir odada, Hasan ayrı bir odada kalıyor. Hasan`ın odası kilitli olduğundan polisler, otomotik silahlarla kapıyı tarayıp kırdıktan sonra içeri girmişler. Fakat Hasan evde yok! El radyosuna, kitaplarına ve daktilosuna el koyuyorlar, teyzenin oğlu Orhan`ı da yanlarına alarak evden çıkıyorlar.
Hasan arandığını öğrenince ortalıktan kayboluyor. Meğer Hasan, Adana`da arkadaşlarınla ilişki kurmuş örgüt çalışmaları yapıyormuş. Aranır duruma düşünce Adana Üniversitesinde öğretim görevlisi olan Zozan`ı da yanına alarak gitmiş. Hasan`ım Adana`yı karış karış bilirdi. Orada dört yıl üniversite okumuştu. Zozan`la birlikte kayıplara karışınca; "Hasan evlenmek için Zozan`ı kaçırmış" söylentisi çıktı. Duyduğumda sevindim doğrusu, güzel bir kızdı Zozan. O da Hasan`ım gibi tahsilli; gençler, evlensinler diyordum. Fakat ikisinin evlenmek için kaçtığına inanmıyordum bir türlü.
Senin eskiden anlattıkların, gelinimin başına gelenler, onun bize hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolması, Hasan`ın polisten yediği dayak, Ömer`in üniversiteyi bırakıp dağa çıkması; bütün bunlar Hasan ile Zozan`ın evlenmek için ortadan kaybolmadığı düşüncesi uyandırıyordu bende. Nihayet ikisinin Meriç nehrini geçerek Yunanistan`a, oradan Lübnan`a geçtiklerini duyduğumda, "Hasan`ım da gitti" dedim. Diğer odalardaki elbiselerini sizin odaya taşıdım. İki takım subay elbisesi, bir de sivil elbiseleri vardı. Valizinden çıkardım. Senin, gelinimin ve Ömer`in elbiselerinin yanına astım. Artık er geç Sait`in de üniversiteyi okumayacağına, bırakıp gideceğine inanmıştım.
Kardeşlerinden Necmettin`le Mahmut evlenmişlerdi. Küçük kardeşin Sadık`ta bize bakıyordu. Mahmut Adana`da öğretmenlik yapıyordu. Siverekli bir kızla evlendirdik onu, zorla geçimini sağlıyordu. Polisler iki üç kez onu da gözaltına almış; dövmüşler onu, korkuyordu zavallı. Ama Sait öyle değil, o cin gibiydi. Okuyor görünüyordu ama, Adana`da rahat durmadığını biliyordum. Hasan`ın gitmesinden yedi ay sonra o da kayboldu. Onun da akademiye gittiğini, gerilla olduğunu duyunca elbiselerini odanıza taşıdım.
Maddi durumumuz iyi değildi, yoksulluk içindeydik. Evimiz eskimişti. Yağmur yağınca çatıdan içeriye oluk gibi su akıyordu. Okumuş, yetişmiş oğullarım bizi terk etmişti. Babanla ikimiz televizyon mahkumu olmuştuk. Gelinimiz gittiğinden televizyon haberlerini izlerken kalbimizin yanındaki bir tek saatli bombanın tiktaklarını duyardık, şimdi ise kalbimizin yanında dört saatli bomba ve kulaklarımızda onların tiktakları.
Ev ihtiyaçlarını kardeşin Necmettin çalışarak karşılıyordu. Eşi, dört çocuğu, ben, baban, küçük kardeşin Sadık hepimiz onun eline bakıyorduk. Baban artık yaşlanmış, sağ ayağına felç inmiş, koltuk değnekleriyle dolaşıyordu. Necmettin burada iş bulamadığından kaçak olarak Almanya`ya geçti, arasıra bize para yolluyor. Ne yapayım oğlum? Derdim çoktur, günler geçmiyor, her gün bu odaya geliyor, gardrobu açıyor, önce senin damatlık elbiselerini çıkarıyorum.
Bir elimle ceketini tutuyor, diğer elimle beyaz gömleğini içine yerleştiriyor, ütülü pantolonunu da ceketin altında tutuyorum, pantolon paçalarını tam kunduralarının üstüne götürüyor, seni elbiselerin içinde düşünüyorum. Bu elbiseleri yalnız bir hafta giydin oğlum, bir haftalık damatken herşeyi bırakıp kayıplara karıştın. Sene 1978`di, sen o zaman bugün yaşadıklarımı biliyordun. Ben ise herşeyden habersizdim, anlattıklarına bir anlam veremiyorum, diyorum. Sonra kokluyor, öpüyorum elbiselerini ve gardroba asıyorum. Bu kez gelinimin beyaz eteğini, beyaz ceketini, topuklu ayakkabılarını çıkarıyorum, ceketi eteğin üzerinde tutuyorum, ayakkabılarını eteğin bir diz boyu aşağısına ayağımla itiyorum. Ve gelinimin uzun siyah saçlarını, beyaz ceketinin bel kısmına kadar sarktığını düşünüyorum. Bu kez gelinimle konuşuyorum:´Yedi gün yanımda kaldın, sadece yedi gün. Benim saçları katran karası, gözleri üzüm habbesi, kanı tatlı gelinim, sen niye gittin, erkek işine niye karıştın? Kadın nasıl devlete karşı gelir? Kadın evde oturur, sen hiçbir kadının yapmadığını yaptın´ diyor, gelinimin elbiselerini öpüyor, kokluyor dolaba asıyorum. Ve Ömer´in elbiselerini elime alıyorum, Ömer´le konuşur gibi elbiseleriyle konuşuyorum. Sonra Hasan´ın elbiselerine sıra geliyor: ´Benim akıllı, ağırbaşlı, olgun, karınca incitmez oğlum, şimdi nerelerdesin?´ diyorum. Asker elbiseleriyle konuşmuyorum, çünkü sevmez, onları giymezdi Hasan´ım. Kısa kollu gömleğini atletini öpüyorum yavrumun. Gömleğinin düğmelerini açıyorum sonra ilikleyip dolaba asıyorum. Bu kez Sait´in elbiselerine bakıyorum ve kendi kendime söyleniyorum: ´Benim güler yüzlü, çelik iradeli oğlum’ diyebiliyorum sadece, göz yaşlarım yanaklarımdan yuvarlanıyor, hıçkırıklar boğazımda düğümleniyor, kendimi tutamıyor, hüngür hüngür ağlayarak dolaptaki elbiselerinizi kucaklıyorum. Ne yapayım oğlum? Hepiniz ananızı bırakıp gittiniz ve ben gece gündüz ölüm haberlerinizi bekleyerek yaşıyorum. Bunun acısını, gerginliğini siz bilemezsiniz. Evde resimleriniz vardı. Gelinim gittikten sonra polisler evimizi bastı. Çerçeveli resimlerinizi dipçiklerle kırıp yırttılar, diğer resimlerinizi de alıp götürdüler. Bana sadece elbiseleriniz ve ayakkabılarımız kaldı. Hergün gelip elbiselerle konuşuyor, kokluyor öpüyorum. Sıkıntılarım azalıyor, sizinle konuşmuş, görüşmüş koklamış öpüşmüş gibi oluyorum."
Benim zavallı anam, şimdi oğlunun Apo tarafından tutuklandığını, Bekaa Vadisinde hapse atıldığını, hapisten firar ederek Beyrut´un bir mağarasında, pasaportsuz, parasız, aç ve sussuz olarak kaldığını duysa ne yapar? Kalbinin yanındaki saatli bombalardan biri patlar mı? Daha bir buçuk yıl önce oğlu Hasan´ın ölüm haberi geldiğinde, bombanın biri patlamış aylarca kendine gelmemişti. Ağırbaşlı, olgun karınca incitmez oğlu bir köy korucusunun hain kurşunuyla şehit düşmüştü.
Mahsun Korkmaz Akademisinde eğitim gördükten sonra, annemin büyüdüğü Bingöl´ün Sivan bölgesine gerilla komutanı olarak gitmişti. Çevreyi iyi biliyor, yöre insanlarını iyi tanıyordu. Ama uyanık davranamadı. Silahlarını teslim edeceklerini söyleyen köy korucularının hain pususunda şehit düşmüştü. Türk askerleri Hasan´ın cesedini, Bingöl Genç kazasına yakın bir yerde su dolu bir çukura atıyorlar. Köylülerimiz haber alınca binlerce kişinin katıldığı bir törenle köyümüzdeki mezarlığa gömüyorlar. Hasan şehit düştüğünde Mahsun Korkmaz Akademisindeydim. Akademideki dosyasını inceledim, öz geçmişiyle ilgili uzun bir yazı vardı. O da örgüt içindeki mantıksızlıkları uzun uzun eleştiriyordu. Ama herşeyin Apo´nun yarattığı vehametten kaynaklandığını fark edememişti. Özellikleri tıpkı benim özelliklerim gibiydi. Ardından Türkiye gazetelerinde yayınlanan yazılar, annemle yapılan ropörtaji okuyunca göz yaşlarımı tutamadım, ağladım.
Zavallı anam benim, kaçışımın nedenlerini sana nasıl anlatayım? Adını duyduğun Apo:
"Kürdistan benim çiftliğimdir. Çifliğin horozu benim, benim dışımda herkes tavuk olacak, tavuk gibi davranıp hareket edecek, gıdıklayıp yumurtlacak, yumurtaların hepsini bana verecek. Horoz gibi davrananları öldüreceğim veya tavuklaştırmaya çalışacağım" diyor.
Oğlun ömrü boyunca tavuk olarak yaşamaktansa erken öten horoz olmayı yeğledi. Dudaklarım kurumuş, susamışım, karnım aç, elbiselerimi, botlarımı giyip su aramaya çıkıyorum. Çarşıya doğru değil, kıra doğru gidiyorum. Asfalt yolun üst tarafından bir vadiye iniyorum, su yerine asma ağacı buluyorum, bana yetecek kadar üzüm salkımlarını koparıp mağarama dönüyorum.
14 Ağustos 1993 Beyrut Bölüm: 4
Asyada çok namuslu görünmeye şiddetle ihtiyaç duyanlar, çok namussuzdurlar...
Yine gece yarısından sonra uyanıyorum. Gündüz sıcaktan kavruluyorum, gece soğuktan donuyorum. 15 bin yıl önceki insanın haline dönmüşüm. Gökdelenler devrinde mağara devrini yaşıyorum. Ben de bir diktatörlüğün kurbanıyım, tıpkı Rus ve Romen kızları gibi.
Sabaha kadar deniz kıyısında koşuyor, geziyor, hareket ediyorum. Güneşin doğuşu ile birlikte şehire doğru bir umut, bir kapı, bir olanak bulmak için yola çıkıyorum. Fax için otele uğramıyorum artık, yanıttan umudum yok. Uzun boylu, kıvırcık saçlı gençle konuştuğum otele yakın bir sokaktan geçerken, Kızılhaç işareti taşıyan bir taksi beni geçince "Kızılhaç bir umut olabilir, Kızılhaç’a sığınabilirim." diyorum. Otelin salonuna girdiğimde, genci dünkü yerinde buluyorum, merhabalaştıktan sonra Kızılhaç Komitesinin nerede olduğunu soruyorum.
Fakat genç anlattıklarımı anlamıyor, "Kızılhaç " kelimesinin İngilizce ve Arapça karşılığını ben bilmiyorum, o da Türkçe Kızılhaç`ın ne anlama geldiğini bilmiyordu. Parmakla haç işareti yapıyorum, anlamıyor, kiliseyi sorduğumu zannediyor. Vestiyerden kırmızı bir kalem istiyorum, beyaz bir kağıda artı işareti çiziyor, içini kırmızıya boyuyorum, anlıyor "Selibulahmer " diyor. Anlıyorum ki; Türkçe’deki Kızılhaç kelimesinin Arapça karşılığını söylüyor. Sevinerek İngilizce "okey" diyorum. Ardından "Plase help me" deyince ayağa kalkıp kapıdaki Mercedesine biniyoruz.
Askeri nizamiye kapısından geçerek geniş bir alana giriyoruz. Çok sayıda Kızılhaç işaretli arabanın park ettiği bir garajda arabadan iniyoruz. Kızılhaç işaretli gömlekler giymiş bir grup genç kız ve erkek bizi karşılıyor. Beni götüren genç Arapça birşeyler anlattıktan sonra vedalaşıp geri dönüyor.
Gençler beni genişce bir salona alıyorlar, çoğunluğunun İngilizce bildiğini öğrenince; gazeteci ve yazar olduğumu, paramı ve pasaportumu kaybettiğimi söylüyor, bana yardımcı olup olmayacaklarını soruyorum. Anlattıklarımı anlıyorlar. Bir genç; burasının Lübnan Kızılhaç`ı olduğunu, bir de uluslararası Kızılhaç Komitesinin Hamra semtinde bulunduğunu, bu gece beni burada barındırabileceklerini, onların bana yardımcı olabileceklerini söylüyor. İtiraz edecek değildim ya; "okey" diyorum. Başka bir genç hangi dili daha iyi konuştuğumu sorunca, Türkçe diyorum. "Kalk gidelim" diyor.
Nereye gideceğiz demeden Kızılhaç işaretli bir arabaya binerek, on dakikalık mesafede bulunan bir otelin ikinci katındaki mutfağına girdik. Burada iki bayanla karşılaştık; birisi bulaşık yıkıyor, diğeri oturmuş sigara içiyordu. Genç, Arapça konuşmaya başlayınca, bulaşık yıkayan kadın gülümseyerek bana baktı, ardından Türkçe "hoşgeldiniz" dedi. Sevindim, bu kadının bana tercümanlık yapacağını anlayınca önce nereli olduğunu sordum, Mardinli ve Arap kökenli olduğunu söyleyince; Kürt olduğumu, Türkiye`de onbir yıl cezaevinde yattığımı, Türk polisi tarafından arandığımı, bir örgütün üyesi olduğumu, örgütle olan çelişkilerimden dolayı tutuklandığımı, Almanya`da ilticacı olduğumu ve Almanya`ya gitmek istediğimi söyledim.
Kadın anlattıklarımı tercüme ettikten sonra, ikinci kadın bana ikisinin kardeş olduklarını, uzun süreden beri Mardin`den ayrıldıklarını söyledi. Ayrılmadan önce kadınlara: Bu gence söyleyin bana yardımcı olsunlar, param, pasaportum, tanıdığım yoktur, çok zor durumdayım, dedim. Söylediklerimi gence anlattıktan sonra "Bunlar çok iyi insanlardır sana yardımcı olurlar" dedi. Kadınlarla vedalaşarak otelden ayrıldık.
Kızılhaç Komitesine dönünce genç, hakkımda edindiği bilgileri telsiz başında oturan genç kıza verdi. Bana dönerek, "Seni bu bayana teslim edeceğim" diyerek dışarı çıktı. Genç kız oturmam için yanındaki sandalyeyi gösterince oturdum. Bana bazı sorular sormaya başladı, resmi sorular değildi bunlar. Daha çok merakını gidermek istiyordu, dilim döndüğünce yanıtlamaya çalıştım. Aç olup olmadığımı sorunca, "açım" dedim. Ona mağarada aç olarak yaşadığımı anlatamadım. Karşılıklı sohbetimiz sürerken başka genç bir kız yemek getirdi. Beyaz bir kağıtla ambalajlanmış, içinde pişmiş tavuk eti bulunan bir sandviç. Tam doymamıştım ama idare edebilecektim.
Telsiz başındaki bayan beni geniş bir salona aldı; salonun orta kısmında da piriketten yapılmış, sıvanmış, orta yerine Kızılhaç işareti çizili daire şeklinde bir yapı vardı. Salonun duvarlarında Kızılhaç elemanlarının savaş anında yaralıları tedavi ederken, taşırken, yardım ederken çektirdikleri çok sayıda fotoğraf asılıydı. Başka bir duvardaki kırmızı bezli bir panonun üzerine çeşitli uluslararası kuruluşların komiteye gönderdiği mesajlar iliştirilmişti. Bu panonun hemen yanında beyaz renkli tahta raflarda çok sayıda kitap diziliydi. Salonun ortasında bulunan yuvarlak yapının arkası mutfaktı. Salonun arka tarafında biri sağda, biri solda, biri de ortada üç kapı vardı. Ortadaki yatak odasına, sağdaki ve soldaki kapılar banyo ve tuvalet bölümlerine açılıyorlardı.
Salonda çok sayıda plastik oturak vardı. Ben bu oturaklardan birinde oturuyordum. Bir grup kız ve erkek kümeler halinde oturmuş sohbet ediyorlardı. Bu kadar kişi burada maaşlı mı çalışıyor, gönüllü mü, diye merak ettim doğrusu. Merakımı gideremeden salona yeni gruplar girdi. Arapça’dan ziyade Fransızca konuşuyorlardı. Buranın Beyrut`un Hıristiyan kesimi olduğunu biliyorum. Ama bu kadar çok genç kız ve erkeğin burada maaşla çalıştırılamayacağını düşünüyorum, gönüllü olabilirler sonucuna varıyorum. Kızlar çok rahat giyimli; davranışları, konuşmalarıyla Fransız kızlarını andırıyorlar. Kiminin adı Veronika, kiminin Maria, kiminin Kristin. Bir an kendimi Paris`te hissettim. Fransız`lar, Araplar’ı müthiş değiştirmişler diyorum. Bu bir değişiklik mi, bir sentez mi, bilemiyorum; iyice inceliyorum; Fransız inceliğinin, kibarlığının, zerafetinin içinde Arap çizgileri belli oluyordu. Bu durum onları daha da güzelleştiriyordu. Fakat erkekler daha fazla Arap, kızlar daha fazla Fransız, bunu fark ediyorum. Nedenleri üzerinde fazla kafa yormaya gerek görmüyorum.
Tuvalete gitmek istediğimde iki tuvaletten hangisinin bayanlara, hangisinin erkeklere ait olduğunu bilmediğimden bekledim. Gözlerim kapılarda işaret arıyordu ama yok. Bir süre sonra bayanlardan biri oturduğum yerin karşısında bulunan tuvaletlerden birine girdi, böylece sol taraftaki tuvaletin bayanlara, sağ taraftaki tuvaletin erkeklere ait olduğunu anlayabildim. Tuvalet ihtiyacımı giderdikten sonra burada erkeklerin kendilerine, bayanların kendilerine özgü tuvalet ayrımının olmadığını da çıkarmış oldum. Tuvalete girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey aynaydı. Çünkü kaçtığımdan beri aynaya bakmamıştım. Daha doğrusu kendi yüzümü görmemiştim. Sakalım uzamış, yüzüm kırışmış; halsizlik, yorgunluk, merak, gerginlik, umutsuzluk ve sakalımdaki ak kıllarla tam bir ihtiyar görünümüne bürünmüştüm.
Bir gence traş olmak için permatik olup olmadığını sordum,"var" diyerek yatak odasına doğru gitti. Az sonra permatik, havlu, köpük ve kolonya ile geri döndüğünde sevindim. Traş olduktan sonra salona döndüm. Bir grup genç benimle sohbet etmek istedi. Önce kırık bükük, eğri büğrü, yarım yamalak bir İngilizce ile kısaca hayat öykümü anlatmaya çalıştım, anlattıklarımı anlıyorlardı. Konuşurken çoğunlukla ellerimi dilimin yardımına koşturuyordum, gençler gülüyorlardı. Sonra hangi ülkeleri gezdiğimi sordular; Türkiye, Kürdistan, Yunanistan, Yugoslavya, Suriye, Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, İspanya, Brezilya ve Lübnan dedim. "Çok gezmişsin" dediler. Bir genç, kaç tane kitap yazdığımı sordu; ikisi roman, biri tiyatro üç adet dediğimde, sohbetimiz giderek derinleşti diyebilirim. Konuştukca dilim açılıyor, İngilizce konuşurken ilk başta olduğu gibi zorlanmıyordum.
Karanlık basınca gençlerden birine nerede yatacağımı sordum. Gencin,"Yatmak istiyor musun?" sorusuna biraz uzanmak istediğimi söyledim. Aslında uykum yoktu daha çok nerede, nasıl bir yerde yatacağımı merak etmekteydim. Genç beni, oturduğum yerin karşısında bulunan kapıdan yatak odasına götürdü. İçeri girdiğimde tahminen altı metre eninde, yirmi veya yirmibeş metre uzunluğu bulunan bir salonda, karşılıklı ranzalar ve elbise dolabları görünüyordu. Genç, giriş kapısının sol tarafındaki ilk ranzayı parmağıyla işaret ederek: "Burada yatabilirsin" dedi.
Teşekkür ederek yatağa oturdum, genç dışarı çıkınca yatakhaneyi incelemeye koyuldum, karşılıklı konulmuş yirmi ranza saydım. Elbise dolaplarındaki Kızılhaç işareti dikkat çekiyordu. Döşekler sünger, çarsafları beyazdı. Daha önce oturduğum salondan dört basamak inilerek yatakhaneye giriliyordu. Bodrum katı denilebilecek bir yerdi ama elektrikler sürekli olarak yandığından aydınlıktı.
Hava çok sıcaktı, pijamam yoktu elbise ile uyumanın güçlüklerini düşünüyordum. Kadife pantolonumun içindeki bacaklarım terlemiş, gömleğim ekşi ter kokuyor, pijama istemekten utanıyordum.
Gömleğimi pantolonumu çıkarıp yalnız şortla yatmayı düşünmeye başladım ama, ya iyi karşılamazlarsa? Yatakhaneye genç bir kız giriyor "hello" deyip yanımdan geçiyor, ilerideki dolabın kapısını açarak bir şeyler aldıktan sonra dışarı çıkıyor. Tuvalet ayırımı olmadığı gibi, burada yatakhane ayırımı da mı yok diye düşünüyorum. Pantolon ve gömlekle yatmaya karar verince, botlarımı, çoraplarımı çıkarıyor ranzanın altına itiyor ve sırt üstü uzanıp uyumaya çalışıyorum. Uykum yok. Gözlerim tavanda kendimle sessizce konuşuyorum:
Selim bugün barınacak bir yer, yumuşak bir yatak buldun. Karnını doyurdun, soğuk su içtin, traş oldun, Kızılhaç`la ilişki kurdun. Ya yarın? Yarının ne olacağı belli değil. Ama hayır! Her derdin bir çaresi, her dağın bir geçidi, her imkansızlığın bir imkanı, her açmazın bir açacağı vardır demiyorlar mı? Sabretmek, uğraşmak, araştırmak, didinmek gerekiyor. "Sora sora Konya`da hanya da bulunur; arayan mevlasını da bulur, belasını da" sözleri aklıma geliyor, umutlanıyorum. Mağaraya göre burası bir ilerleme, bir imkan, bir ilişki diye düşünüyorum.
Hava sıcak terden sırılsıklam olmuşum. Böyle uyumam mümkün değil, soyunayım mı? Ama olmaz! Buraya bayanlar girip çıkıyor, gerçi şortlarım güzel, çarsafla örtünebilirim diye düşünürken; uzun boylu, siyah saçlı, iri gözlü yirmi yaşlarında genç bir kız içeri giriyor, bana "hello gud night" diyor, "gud night" diyorum, karşımdaki ranzanın yanındaki elbise dolabının önünde duruyor, üzerinde kot pantolon, beyaz bir tişort, ayağında deriden spor ayakkabıları var. Kızın arkası bana dönük, siyah saçları kalçalarının üzerine kadar uzamış, güzelliğinde bir kusur göremiyorum. Kemerini çözmeye çalıştığını anlıyorum, kulaklarıma fermuar sesi geliyor, pantolonunu indiriyor, bir kilotla kalıyor sadece. Gözlerim kızın güzelliğinde, dolaptan çıkardığı şortu giyiyor ve üstündeki tişörtü çıkarıyor, sadece sütyenle kalıyor, beli ince, omuzları kalçaları gibi geniş, Fransız ve Arap inceliklerinin sentezleştiği bir heykele benziyordu Lübnan`lı kız.
Üzerine ince bir gecelik geçirince yatağına uzanıyor, yalnızca ayaklarını örtüyor beyaz çarşafla. Bana dönük yüzüyle gülümsüyor, siyah bir örtü gibi vücudunun yarısını örten saçlarına ve bu saçların altında yarım ay gibi görünen yüzüne bakıyorum. Bir süre sonra pantolonumu ve gömleğimi çıkarıyorum, çarsafla örtünüp uyuyorum.
Bu olayı burada anlatmayabilirdim veya çok kestirmeden anlatıp geçebilirdim. Ama olayı açık anlatmanın önemli nedenleri var. Çünkü ulu önderimiz, yıllardır cinsel konuları, kendi kulları arasında dokunulmaz bir tabu haline getirmişti. Bu konularda öylesine korkunç tabular yaratmıştı ki, bunlar en koyu feodal toplumlarda bile rastlanmayan tabulardır. Suudi Arabistan`da zina yapan kadın ile erkek nasıl taşlanarak öldürülüyorlarsa; ulu önderimizin kulları arasında birbirini sevenler, birbirine aşık olanlar, birbirleriyle cinsel ilişkide bulunanlar, resmi veya gayri resmi olsun yargılanıyorlar, sopa cezasına çarptırılıyorlar, kurşuna diziliyorlar, intihara veya kaçıp düşmana sığınmaya zorlanıyorlar. Bu cezalar o kadar çok uygulanıyor ki; öldürülenlerin, kaçanların, intihar edenlerin sayısını tesbit etmek mümkün değil. Ulu önderimizin kullarına göre; romanda, şiirde, öyküde kadın erkek ilişkisini, aşkı, sevişmeyi, öpüşmeyi anlatmak yozluktur. Onlara göre devrimci bir sanatçı asla böyle şeylerle uğraşmaz. Yozluğu övmez, kulların ve kitlelerin ahlakını bozmaz. Bunlar, resmi ideolojinin buyruklarıdır. Ulu önderimizin pratikte yarattığı durumun, kulların düşüncelerine yansımasının sonucudur.
Bazı örnekler vermek istiyorum: Altı ay önce Rio Djenerio`da yapılan PEN kongresine katılmış, Türkiye`de yayınlanan "Özgür Gündem" Almanya`da yayınlanan "Berxwedan" gazetelerine izlenimlerimi yazmıştım. "Rio izlenimleri" başlıklı dizi yazımda "Saraydaki safahat ve sokaktaki rezalet" arabaşlığı altında Rio valisinin bizi davet ettiği sarayını, kaldığımız otelin bulunduğu Othon caddesini anlatmıştım.
Su anda yazı yanımda olmadığından söz konusu bölümü kelimesi kelimesine aktaramıyorum. Ama yazdıklarımı yaklaşık olarak hatırlıyorum. Ulu önderimizin kullarının veya dalkavuklarının şiddetle karşı çıktıkları bölümü şöyle yazmıştım: "Sarayın bu safahatının yanında, Rio`da sokaklar başka. Onbir ile onsekiz yaşları arasında çok sayıda genç kız; bunlar sarı, esmer, siyah, beyaz kırmızı derili. Sokağın iki yanındaki kaldırımlar da dizilmiş, kimi belden aşağı, kimi belden yukarı çıplak, kendilerini alıp götürecek birer erkek bekliyorlardı. Bu durumu görünce yanımdaki Hüseyin Erdem ve Senar Turgut`a "Bizim ülkemizdeki ahlaksızlık, burada ahlaktır, tıpkı bir tahtarevallinin iki ucu gibi" dedim. Hüseyin: "Biz de tahtarevallinin altındaki payandaya benziyoruz" dedi.
Ulu önderimizin kullarına göre bu satırları yazmak, halkın ve kulların hatta dağdaki gerillaların ahlakını bozmaktır. Benim adım partiyle özdeşleştiğinden kitleler bu yazıları okuduklarında "nasıl olurda Selim bunları yazar?" diye sorup eleştiri getiriyorlarmış. Bu sözde eleştiriyi getiren bazı kullarla tartıştım ki, onlar Avrupa merkezinde görevli kullardır. Yazdıklarım için: "Biz doğru bulmuyoruz, kitlelerden sana çok eleştiri geliyor, biz seni savunmak zorunda kaldık. Her yazılan partinin görüşü değil, bu yazıyı bir gazeteci olarak yazmış, dedik ama, kitleler bunu kabul etmiyorlar" dediler. Söylediklerinin hepsi yalan! Kitleler, kulların illeri sürdükleri mantıkla yazıyı eleştirmezler. Bu kitlelerin eleştirisi değil, kulların ve dalkavukların eleştirisiydi. Çünkü ben resmi ideolojinin bu konudaki anlayışını çok iyi biliyorum, burada kitleler paravan olarak kullanılıyordu. Kaldı ki, resmi ideolojinin etkisine giren kitleler, kendileri gibi veya gerçeği olduğu gibi algılayamazlar. Resmi ideolojiyi tekrarlarlar, resmi ideoloji gibi düşünürler.
Avrupa`da yaşayan kitleler, benim yazdıklarımı hergün gözleriyle görmüyorlar mı? Belden aşağı veya belden yukarı çıplak dolaşan bayanların yanından geçmiyorlar mı? Televizyonlarda gösterilen çıplak filmleri izlemiyorlar mı? Eşleriyle sevişmiyorlar mı, öpüşmüyorlar mı? Beni yazdıklarımdan dolayı eleştiren dalkavuğun üçü de evli. Bunlar eşlerini çıplak kucaklamıyorlar mı? Dudaklarından öpmüyorlar mı? Bütün bunlar yapılıyor, biliyorum. Peki bütün bunlar yapılınca yozlaşılmıyor da yazdıklarım okununca neden yozlaşılıyor? Ben yazınca kitleler görüşlerimi parti görüşleriyle özdeşleştiriyor da ondanmış. O zaman şu gerçek ortaya çıkıyor; parti görüşü, dolayısıyla resmi ideoloji, aşkı, sevişmeyi, öpüşmeyi, çıplak kadına bakmayı ve bunların anlatımını yasaklıyor. Bu bir gerçektir. Nitekim ben Rio ile ilgili yazdığım yazıdan dolayı yargılandım. Soruşturmada bana sorulan sorulardan biri, "Rio yazısında neden ahlaksızlığı teşvik ettin, bu yazıyı neden Berxwedan gazetesinde yayınladın? Açıkla!" deniyordu. Yazdığım yazıyla, "Halkın ahlakını bozmak" suçundan yargılanıyordum. Resmi ideoloji beni yargılıyordu. Partinin ahlak anlayışı, aynı zamanda ulu önderimizin anlayışıdır, böyle buyuruyordu. Bu yaşamın, edebiyatın ve sanatın katledilmesiydi. "Belden aşağı veya belden yukarı çıplak kızlar" deyimini "Halkın ahlakını bozuyor" şeklinde değerlendiren resmi ideoloji, kapitalizm öncesi katı katolik görüşün daha gerisindedir. Soruşturmada Rio yazımla ilgili soruyu okuyup, yanıtını yazdığımda Polonya`lı mekik icatçısının neden öldürüldüğünü, Galile`nin neden yargılandığını, Bruno`nun Roma`da neden yakıldığını daha iyi anladım. Sorgucu arkadaşımla Diyarbakır Cezaevinde uzun süre birlikte yattığımdan, kendisi beni yakından tanıyan biri. Yazdığım yazıyı okumamış, resmi ideoloji yazımdan dolayı yargılanmamı buyurmuş. Yazıyla kitlelerin yozlaşmayacağını o da biliyordu. Ama resmi ideoloji, "Parti ahlakı" ellerini kollarını bağlıyor, beynini mühürlüyor, kulaklarını tıkıyordu. Sorgucu arkadaşımla konuyu tartışırken; "Bu kadar gericilik olmaz" diyorum, kızıyordu: "Zaten sen halkı hep geri görürsün, aydın özelliğidir bu" demez mi!
Halkı hor gören, halkı aşağılayan, halkı bir koyun sürüsü gibi değerlendiren kimdir, ulu önderimiz değil midir, diyecektim, sonucuna katlanamacağımı düşünerek söylemekten vaz geçtim. Söylesem vereceği yanıtı belli; bu yanıt kendi yanıtı olmayacak, resmi ideolojiyi tekrarlayacaktı: ""Evet önderlik halkı horluyor, alçaltıyor, ama aynı zamanda kaldırıp yüceltiyor" diyecekti. Resmi idelojinin yanıtı budur. Ninemi hatırlıyorum; Allah insanı hem düşürür, hem kaldırır. Onun hikmetine akıl ermez, derdi.
Soruşturmada Rio yazısıyla ilgili sorulan soruya verdiğim yanıtta düşüncelerimi açıkça savundum: "Böyle düşünülür ve bu düşünce uygulamaya geçerse Kürdistan´da sanat ve edebiyat gelişemez" dedim. Bu savunmamı kabul etmedikleri gibi; önderlik çizgisini esas alıp özeleştirini ver, dediler. Sanat ve edebiyat emperyalistlerin güdümünde olduğu için, başkanın değeri anlaşılmıyor. Ayetlerinde şunları söylüyor: "Ben dünyanın en büyük sanatçısıyım, ayetlerimin toplandığı her kitap, bir edebiyat harikasıdır." Bunları söyledikten sonra partinin edebiyatı, partini dili, partinin uslubu dayatılıyor. Burada parti bir paravandır sadece. Partinin dili, edebiyatı, uslubu demek; önderliğin dili, edebiyatı uslubu demektir. Kürdistan´da edebiyat ve sanat ancak parti önderliğinin dili, edebiyatı ve uslubu ile gelişebilir diye buyrulur. Ulu önderimiz kulları arasında bu, tartışılmaz bir gerçektir. Bu gerçekten dolayı yirmi yıllık bir kurtuluş savaşına, edebiyat ve sanat için ortaya çıkan tonlarca malzemeye rağmen, sanat, edebiyat ve müzik adına hiç bir eser yaratılamamıştır. İşin iç yüzü şöyle: Önderlik, sanat ve edebiyattan anlamıyor. Ona göre kendisi dünyanın en büyük sanatçısı ve edebiyatcısıdır. O sapık çizgisini cezaevlerinde hakim hale getiremediğinden yaratılan bazı sanat ve edebiyat eserlerini şimdi yok etmeye çalışıyor. Cezaevleri dışında resmi bir ideoloji; sanatın, edebiyatın ve müzüğin yerini alıp tekrarlanıp duruyor. Bu konuda da ulu önderimiz söyler, kulları söylenenleri tekrarlayıp ‘amin’ derler. Notalar aynı, kelimeler aynı, cümleler aynı, resimler aynı, makaleler aynı, öyküler aynı, türküler aynı, tiyatrolar aynı, filmler aynı, şiirler aynı, marşlar aynı.
Ulu bir kişi düşürülmüş milyonları kurtarıyor. Türkünün konusu bu, şarkının konusu bu, öykünün konusu bu, makaleler bunu anlatır, yazılacaksa, roman bunu anlatmalıdır. Ulu önderimize göre bunun dışındaki edebiyat ve sanat anlayışları, burjuva anlayışlarıdır. Ve bunlar Kemalizme hizmet eder. Daha doğrusu ulu önderimizi övmeyen edebiyat, sanat ve müzik eserleri Kemalizme hizmet eder. Bu görüşler bir gerçeğe parmak basıyor. Türkiye`de yapılan sanat ve edebiyat günümüze kadar Kemalizmi yıkarak aşamamış, onun sınırları içinde yapılmıştır. Fakat getirdiği alternatif, onu Kemalizmin çok gerisine düşürüyor. Kemalizmin sınırlarını aşmayan sanat ve edebiyata gerek yoktur diyor, kendi resmi ideolojisinin sınırları dahilinde sanat ve edebiyatın yapılmasını istiyor. Bunu kendisi için yararlı görüyor, bazı aydınları malzeme olarak kullanmaya çalışıyor. Kendi resmi idolojisinin güdümünde yapılan sanat ve edebiyatın kendisi için yararlı olduğu, bilinen bir gerçektir. Fakat böyle bir durum, edebiyat ve sanat için intihardır. Ulu önderimiz üretilen sanat ve edebiyata karşıdır, haklıdır da. Sanatın, sanatçının kendisini aşmasından korkmaktadır.
Resmi ideolojiler, dünyanın neresinde olursa olsun edebiyat ve sanat düşmanıdır. Resmi ideoloji kalıpları temel alır, kalıpçılığa karşıyım demesine rağmen kalıpçıdır. Özü kalıplardan oluşur ve değişmez. Sanat ise kalıpları kabul etmez. Resmi ideoloji; gerçek dışının, gerçek olarak belirli bir tarih kesitinde kitlelere kabul ettirilmesidir. Hipnotize edilen kitleler, doğru ile yanlışı ayırt edemez, gerçek ile gerçek olmayanın arasındaki farkı göremez, sadece buyrukları dinler, buyrulanlar doğrultusunda hareket eder.
Sanat, gerçeği yeniden yaratarak olduğu gibi ifade eder, resmi ideolojilerin kurduğu barikatları yıkar. İnsanlığa ilerlemenin yollarını açar ve aydınlatır. Bu özelliklerinden dolayı resmi ideoloji ile sanat, tarihin her döneminde çatışmışlardır.
Bu durum Hitler`in Almanyasında da, Musoloni`nin İtalyasında da, Stalin`in Rusyasında, Mustafa Kemal`in Türkiyesinde de böyledir. Stalin diktatörlüğü döneminde sanat, edebiyat, müzik mi gelişti? Resmi ideoloji herşeyin yerini almadı mı? Tolstoy`un, Gogol`ün, Puşkin`in, Dostoyevski`nin, Gorki`nin, Solohov`un attıkları güçlü temeller üzerinde hangi edebiyat ve sanat eserleri yükseldi? Bazı savaş muhabirlerinin yazdığı belgeseller dışında resmi ideoloji sanat ve edebiyatı katletmedi mi? Bu gerçektir. Stalin`in tanrı olduğu Rusya`da sanat ve edebiyat gelişemezdi, sanatçı ortaya çıkamazdı. Çünkü en güzel ve en büyük sözleri tanrı söyler. Tanrının edebiyatının ve sanatının yanında kulun sanatından söz edilir mi? Gerçeği en iyi tanrı görür ve en iyi o izah eder, kul ise tanrıyı onaylar.
Çarlık döneminde sanat ve edebiyatın gelişme imkanı ve ortamı vardı. Çünkü Çarın sözüne karşı, söz söylenebilirdi. Tören müziğinden başka müzik notaya dökülürdü. Baskı vardı, hapis vardı, bu sanatı geriletmez, mücadeleye çekerek geliştirirdi. Stalin döneminde edebiyata, sanata, edebiyatçıya, sanatçıya karşı, çarlık dönemi kadar hapishane ve baskı olmamış olsa da, sanatçı ve edebiyatçı için Stalin dönemi, Çarın hapsinden daha kötüdür. Çünkü Çarlık, sanatçı ve edebiyatçıyı fiziki olarak tutukluyordu. Stalin ise sanatçı ve edebiyatçıların beyinlerini tutsak etmişti. Fiziki olarak tutuklanan ama beyni hür olan sanatçı, sanat eserleri yaratabilir, hatta en büyük sanat eserleri bu çelişik duruma düşmüş sanatçılar tarafından yaratılmıştır. Beyni tutsak olan sanatçılar, saraylarda da yaşasalar, sanat eserleri yaratamazlar. Sanatçı geçinen bu tipler genellikle hapishane yerine saraylarda yaşarlar. Bu satırları Stalin`i kötülemek için yazmıyorum. Yazdıklarım yaşanmış, bütün detaylarıyla ortaya çıkmış gerçeklerdir. Bunları resmi ideolojinin gerçeğini izah etmek için yazıyorum.
Atatürk Türkiye`sine bakalım; Türkler`in ulu önderi öldüğü tarihe kadar, sanatçı edebiyatçı denilebilecek kimse ortaya çıktı mı? Sanat, edebiyat, müzik eserleri yaratıldı mı? "Atam sen kalk ben yatam." edebiyatı dışında edebiyat gelişti mi? Hitler Almanya`sı ile, Musoloni’nin İtalya`sını anlatmayacağım. Ulu önderimizin örnek aldığı Esat`ın Suriye`si ile, Saddam`ın Irak`ına değineceğim. Çünkü bu iki ülkede de resmi ideolojiler hakim, buralarda da ilahlar iktidarda! Irak ve Suriye`de bırakın doğru dürüst romancıyı, gazeteci bile bulamazsınız. Gazete yazılarının çoğunluğunu istihbarat elemanları yazarlar. Bu ülkelerde sanatçı aramak, sahra çölünün ortasında su aramak kadar mantıksızlıktır. Buralarda sanat yapmaya kalkmak, müslüman mahallesinde domuz eti satmak kadar tehlikelidir. Resmi ideoloji kitleleri kör ettiğinden, bu ülkelerdeki sanatçı, körler mahallesinde ayna satan adama benzer. Irak ve Suriye`de nedir sanatçı? Bu sorunun yanıtını tanık olduğum bir olayı anlatarak vermeye çalışacağım:
Suriye`nin Kamışlo kentinde Bağdat televizyonunu izlemiştim. Bağdat meclisindeki görüntülerde izlediklerim şöyle: Irak diktatörü Saddam meclis salonunun ön tarafındaki yüksek yerde askeri kıyafetle oturmuş, sağındaki ve solundaki yetmezmiş gibi, bir de arkasında üç general hazır ol vaziyette, birer put gibi ayakta dikiliyorlardı. Uzun süre ekranda bu görüntü durdu. Ardından kamera salonu görüntüledi, dörtyüzden fazla kişi koltuklarda oturmuş, gözlerini Saddam`a dikmişti. Kimileri takım elbise giymiş, kravat takmıştı. Kimileri fistan giymiş, başlarına egal bağlamışlardı. Spikerin konuşmalarını bana Kürtçe’ye çeviren Kamışlolu Kürt: "Bunlar, Irak milletvekilleri, ileri gelenleri, Irak`ın yazarları, şairleri ve aydınlarıdır. Saddam bütün bunları meclise davet etmiş, biraz sonra onlarla sohbet edecek, Bağdat televizyonu bu sohbeti naklen yayınlayacak, Irak halkı da gün boyu bunu izlemek zorunda kalacak` dedi.
Konu öyle ilgimi çekiyordu ki, çevirmenimle birlikte dikkatlice izlemeye koyuldum. Diktatör Saddam ayak ayak üstüne atmış, karşısındakini küçümser bir eda ile kısa bir konuşma yapıyor, konuşma başlayınca oturanlar ayağa kalkıyor, Saddam`ın her cümlesinin sonunda hep birlikte alkış çalarak "Yaşasın Saddam..." diye bağırıyorlar, konuşma bitince Saddam`ın bir el işareti ile oturuyorlardı. Derken takım elbiseli, kravatlı biri ekranda görüntülendi. O adam ayağa kalktı, eliyle Saddam`ı işaret ederek ajite çekmeye başladı. `Ne konuşuyor?` diye çevirmene sordum; `Saddam için yazdığı şiiri okuyor` dedi. Sair şiirini kendinden geçmişçesine okumayı sürdürünce, salondakiler ayağa kalktılar, ellerini havaya kaldırarak yerlerinde zıplamaya başladılar. Zıplama giderek Kızılderili`ler dansına dönüştü. Sair şiirini uzattıkca zıplamalar hızlanıyordu. Kameraman ilginç pazisyonları ard arda ekrana yansıtmaya başladı. Bazen grup grup, bazen tek tek kişileri gösteriyordu. En ilginç hareket edenleri, kendinden geçenleri daha fazla ekranda tutuyordu. Yaşlı başlı adamlar; göbekleriyle, sakallarıyla, fistanlarıyla, çefiyeleriyle, hareketleriyle tam maskaraya dönmüşlerdi.
Sair şiirini bitirince alkış tufanı arasında oturdu. Bu kez fistan giymiş, başına çefiye bağlamış başka bir şair ayağa kalkıp şiir okumaya başladı; şiirde sık sık geçen Saddam vurguları dışında diğer kelimeleri anlamıyordum. Çevirmenim:
"Saddam`ın Irak`ın aslanı ve kaplanı olduğunu, Irak`ın üzerinde uçan Amerika akbabalarına karşı, Irak`ın güçlü kartalı olduğunu söylüyor, » dedi. Ve tekrar ayağa kalkmalar, zıplamalar, Yaşasın Başkan Saddam! diye bağırmalar...
Bu maskaralığı iki saat boyunca izledim. Sahneler, hareketler, sloganlar aynıydı. Yalnızca dalkavuklar değişiyordu. Siirlerin kelimeleri belki farklıydı ama hepsinin konusu Saddam`ı övmekti. Benim izlediklerimi Irak halkı gün boyunca izlemişti.
Yerinde zıplayıp `Yaşasın Başkan Saddam!` diye bağıranları izlediğimde; insan ahmak olur da bu kadar olmaz, insan dalkavuk olur da bu kadar olmaz, insan eşek olur da bu kadar olmaz diyorum. Sonra ulu önderimizin toplantıları gözlerimin önünde canlanıyor;
`Merak etme Selim, ahmaklaşmamıza, dalkavuklaşmamıza, eşekleşmemize az bir zaman kaldı. Bu bizde öylesine aşırı olacak ki; ahmaklar, dalkavuklar, eşekler bile bize güleceklerdir.` diyorum.
Akşam üzeri tekrar televizyonu açıyorum aynı sahneler, aynı şiirler, aynı alkış, aynı zıplamalar... Nihayet diktatör Saddam kısa bir kapanış konuşması yapıyor, konuşma bitince ayaktakiler hep bir ağızdan yüksek sesle yemin ediyorlar. Çevirmenime yemini tercüme et diyorum; `Onların yemini de bizimksi gibidir` diyor. Hayret ediyorum! Nasıl bizimkisi gibidir, diye soruyorum.`Bizimki gibi, canımızla kanımızla seninleyiz, ey başkan!` diyorlar.
Ulu önderimizin kullarının her yemekten önce toplu olarak ettikleri yemin, Irak`ta diktatör Saddam için edilen yeminin aynısı olduğunu burada öğreniyorum.
1991 Haziran ayında Mahsum Korkmaz Akademisine gittiğim ilk günün akşamı, gerillalar merasimde bu yemini ettiklerinde çok tuhafıma gitmişti. Diyarbakır Cezaevinde işkence zoruyla bize okutturulmak istenen yemek duasına benzetmiştim. Yıllarca yapılan işkenceye rağmen duada `ordu millet varolsun` kelimeleri olduğu için okumamıştım. Daha sonra bize okutturmayı kabul ettirmelerine rağmen, toplu halde dua okunduğunda, ben sadece kelimelerin biçimine göre ağzımı açıp kapamıştım.
Kişiler üzerine edilen yeminlere inanmıyordum. Gençliğimde Gülizar teyzemin ettiği yeminlere inanmıyor, yeminleri ile alay ediyordum. Gülizar teyzem anlattıklarına bizi inandırmak için, babası molla Mustafa üzerine yeminler ederdi. Ben bilime inanıyordum ve burada aynı durumla karşılaşmıştım.
Akademiye gittiğimin ilk akşamı toplu halde yemin içerken, Diyarbakır Cezaevinde yaptığım gibi sadece ağzımı açıp kapamıştım.
Akademi öğrencilerine kişi üzerine yemin etmek gereksizdir demek; ajan olmak, tasfiyeci olmak, şehitlere ve partiye karşı gelmek, bütün Kürt halkına düşman olmakla eşdeğerli görüldüğünden sessiz kaldım. Ulu öndere karşı olduğum veya düşman olduğum için okumamazlık yapmıyordum. Sadece Gülizar teyzem gibi olmak istemiyordum.
Ulu önderimizin kendisine değil, tanrılığına muhaliftim. Tanrılığına muhalif olmakla, kendisine muhalif olmak arasında çok büyük fark vardır. Tanrılığına muhalif olma, onu bu çağda maskara olmaktan kurtarmaktır. İleriyi gören bir lider, kısa vadeli bir tanrılığı, uzun vadeli bir ölümsüzlüğe tercih etmez. Ama bütün diktatörlerin özelliği, ileriyi görmemeleridir. Diktatörlere göre herşey onlarla başlar, onlarla biter. Bunun için sağ oldukları ve iktidarda kaldıkları müddetçe halk tarafından yüceliklerde tutulmalarını isterler, öldükleri veya pislikleri açığa çıktığı zaman, çıkarıldıkları yüceliklerden kafa üstü bok çukuruna atılırlar. Bütün diktatörler bu akibeti bildikleri için, yaşarken yüceltilmeyi, dünyanın bütün nimetlerinden faydalanmayı, güçlerinin yetebileceği kadar herşeyi, herkesi egemenlik altına almayı tercih ederler. Öldükten sonra bok çukuruna heykelleriyle birlikte gömülmeleri, onlar açısından fazla önem arz etmez. Bütün diktatörlerin yaşamlarını ve sonlarını gözlerinizin önünden geçirin bu sonucu görürsünüz.
’Kanımla canımla seninleyim eyyy Başkan!` diyerek, her yemekten önce yemin etmek; sen ister doğru ister yanlış yap, senin yüceliğine, doğruluğuna, kayıtsız, koşulsuz inanmışım, sana tereddütsüz güveniyorum, kanımla, canımla sana itiat ediyorum demektir. Bu yeminde insanın aklı alınmış, bir `can ve kan` derekesine indirgenerek başkana sunulmuştur. Böyle yeminler, kulların tanrıları için içtikleri yeminlerdir. Tanrım için böyle yemin içip kul olmaktansa, şeytan olmayı tercih ederim; ettim de.
Ulu önderimizin kendisi başka bir insan için böyle bir yemin içer mi? Başka bir insan için: `Her zaman ve her koşulda tereddütsüz sana güvenir ve sana itiat ederim` der mi? Belki ulu önderimiz Hafiz Esat`ın yanında diyordur; başka yerde demez.`Ben hiç kimseye güvenmem` sözünü sık sık tekrarlayan kendisidir. O, hiç kimseye güvenmez, herkesin kayıtsız şartsız kendisine güvenmesi için yemin dayatır. Bu gerçekte gösteriyor ki; diktatörler hiç kimseye güvenmezler, herkesin kayıtsız şartsız kendilerine güvenmesini isterler...
Yanımda soyunan Lübnanlı kız konusu bizi nerelere götürdü? Kul iken o bölümü öyle açık yazsaydım kellem giderdi. Neden? İşte beni düşündüren bu! Acaba benim yerimde ulu önderimiz olsaydı ne düşünür, ne yapardı? Gözlerini mi kapardı? Başka tarafa mı bakardı? Yoksa kalkıp kaçar mıydı?
Babam dinine bağlı sadık bir Müslümandır. Babam yerimde olsaydı, acaba o ne yapardı? Babamın benden farklı bir şey yapmayacağına inanıyorum. Ama ulu önderimizin işi sadece hayal ve düşünce aşamasında bırakacağına inanmıyorum. O, gördüğü yaptığı olayları doğru anlatmaz. Yaptıklarının tersini anlatır. Yapar, "yapmadım" der. Kullarına yasakladığı herşeyi, kendisi için serbest sayar...
Tekrar Rio yazısıyla ilgili soruşturmaya dönüyorum. İfademde, bu yazı, ahlaksızlığı geliştiriyor olarak değerlendirmek, Ahmede Xani'nin gerisine düşmektir diye yazıyorum. Sair Ahmede Xani imamdı. Onuncu yüzyılda Mem u Zin adlı destanı yazarken, Sıti ile Tajdin'in gerdek gecesini öylesine açık anlatmıştı ki; bu gün evlenen iki gencin gerdek gecesini aynı anlatımla ben yazmaya kalksam, bu zihniyet tarafından taşlanırım. İfademde "iyiki DURGUN DON'u ben değil de, Solohov yazdı" diyorum. Çünkü Solohov dört ciltlik eserinin büyük bir bölümünde, Aksinya ile George'un aşkını ve buğday tarlalarındaki sevişmelerini anlatır. Bizde böyle bir kitap yazana: "Bu yozlaşmış biridir, önderliğin yaşamı ve devrimin dağ gibi sorunları varken, onları yazmıyor, kalkıp Aksinya ile George'nin pisliklerini yazıyor, böylece halk yozlaştırılıp devrimin can alıcı sorunlarından uzaklaştırılmak isteniyor" denilerek yazarın başına bir kurşun sıkılır.
Bu mantık Tolstoy'u bir gün bile yaşatmazdı, Rosa Lüksemburg "Sevgiliye mektup"u bu gün Kürdistan'lı bir bayan olarak yazsaydı, bu zihniyet tarafından önce fahişe olarak damgalanır, ardından buharlaştırılırdı.
Tüm bunların savunması; "Onların halk gerçeği ile bizim halk gerçekliğimiz ayrıdır" biçimindedir. Bu savunma gerçeği ifade etmiyor, bizim halkımızdan olan kadınlar ve erkekler, buğday tarlaları içinde, ağaçların altında, ahırlarda sevişmiyorlar mı? Birbirlerine aşık olmuyorlar mı? Halkımızdan olan kadın ve erkekler gayrı meşru cinsel ilişkilerde bulunmuyorlar mı? Hatta başka halklara göre bu işi daha fazla kaidesiz kuralsız yapmıyorlar mı? "Yapıyorlar ama bizde anlatılması ayıp!" denilecek. Hangi ahlaka göre bizde anlatılması ayıp? Feodal ahlaka göre, değil mi? Feodal, gizliden her türlü haltı karıştırır, sekiz veya dokuz yaşındaki kızla yatar, evlilik maskesi altında on kadınla sevişir, halkın yanında namus abidesi kesilir. Bizim halk gerçeğimiz budur işte! Buna mı uyacağım? Uymazsam ceza çekeceğimi biliyorum. Uyarak namussuz olmaktansa, uymayarak cezalandırılmayı tercih ediyorum.
’Dağdan kopan Ateş`i okudum. Omar Gabazas yazmış, kitabı kaleme aldığı zaman; Nikaragua İçişleri Bakanlığında sorumluymuş. Somoza diktatörlüğüne karşı gelişen mücadeleye nasıl katıldığını anlatıyor. Kitabın bir bölümünde parası olmadığı için seviştiği kızla birlikte bir eczaneden gebeliği önleyici ilaçları, nasıl çaldıklarını anlatıyor. Başka bir bölümde, uzun süre dağda kadınsız kaldığında nasıl masturbasyon yaptığını, hasta olarak hastahaneye götürüldüğünde ise; ameliyat öncesi etek traşını yapan hemşirenin narin parmaklarıyla nasıl ereksiyona getirildiğini anlatıyor. Bu bölümleri okuyunca: `Gabazas, Kürdistan`da yaşamadığına, ulu önderimizin kulu olmadığına dua et, içişleri bakanlığında değil, başbakan olsaydın; yozluk yaptığın, halkın ahlakını bozduğun gerekçesiyle gebertilirdin` dedim.
Oysa bu kitap yirmi dile çevrilmiş, Latin Amerika şaheserleri arasında yer almıştır.
Her aşırı namusluluğun arkasında, büyük namussuzluklar vardır. Feodal ahlak iki yüzlüdür; görülen, gösterilen yüzünde namus, arka yüzünde namussuzluk yazılıdır. Genelevinde çalışan kadınlar, çarşıya çıktıklarında örtünür ve aşırı namuslu görünürler. Bazı feodaller, şeyhler ve imamlar, halk içinde insan oğlunun en namusluları gibi kendilerini gösterirler, böyle olduklarını halka kabul ettirdikten sonra, insan soyunun en namussuzları olurlar.
Yaşamım boyunca bu örnekleri çok görmüş, yaşamış ve tanık olmuşum; bizim köyün bir imamı, bir de şeyhi vardı. Seyh öldü, imam hala yaşıyor. Köyümüzün camisinde ikisini de zina hakkında verdikleri vaizleri dinlemiştim: `Kim bir kadınla gayrı meşru cinsel ilişkide bulunursa, cehennemde büyük azaplar çeker` diyor, onlarca örnekle onlarca azap çesitleri sayıyorlardı. Ama ben şeyhin de, imamın da köyümüzdeki bazı kadınlarla gayrı meşru ilişkide olduklarını biliyordum. Anlattıklarına kendileri bile inanmıyorlardı; ben niye inanayım? Kendileri inanmıyorlardı ama, vaizleri dinleyenlerin inanması kendileri için önemliydi. İmam çoğu kez zina üzerine vaiz verip, namaz kıldırdıktan sonra, gayrı meşru ilişkide olduğu kadının evine giderdi. O kadar azap çeşitleri sayan imamın, vaizin hemen ardından gidip kadınla ilişkiye gececeğini köylüler düşünemezdi. Ama ben imamın vaizlerine inanmadığım gibi, kadınla olan ilişkilerini çok iyi biliyordum.
İşte caminin vaiz kürsüsündeki aşırı namus nutuklarının ardındaki gerçek budur. Feodal namusluluk, böyle namussuzluktur. Namussuzluğu çok fazla yapmanın ön koşulu, çok namuslu olarak görünmektir. Halk bu görüntüye inandırıldıktan sonra, senin ile halk arasına perde çekilmiştir. Artık bu perdenin arkasında istediğin haltı karıştırabilirsin. Hatta bu durumu sağladıktan sonra, halkın kızlarını kullanabilirsin.
Halk, yaptıklarını gözleriyle görse, gördüklerine değil, gözlerine inanmaz. `Gözlerim yanlış gördü` der. Bunun örnekleri çoktur; D.Bakır yöresinde yaşayan Ensarioğlu şeyhi hakkında anlatılan, gerçekten yaşanmış bir öykü; çarpıcı bir örnektir. Ensarioğlu şeyhi, köyünde güzelliği ile tanınan kadının evine, kocası olmadığı zaman gider, kadını ikna ederek yatak odasına götürür. Bir süre sonra kadının kocası yatak odasının kapısını açarak kadınla şeyhi uygunsuz vaziyette görür. Gözlerine inanmaz, kapıyı kapatarak dışarıya çıkar. Dışarıda aklı karışan adam, bir yandan tövbe eder, diğer yandan gördüklerinin gerçek olup olmadığını düşünür, bir daha kapıyı açar; bu kez karısı yanlızdır, şeyh pencereden kaçıp gitmiştir. Adam karısına; `sen yalnız mısın,’ diye sorunca, kadın: `Rüya mı gördün, başka kim olacak,´ yanıtını verir. Adam bir kaç kez daha tövbe çekerek, gözlerinin kendisini aldattığına inanır.
Kadının kocası bir gün sonra camiye gider, aynı şeyh vaiz kürsüsünde zina ile ilgili vaiz vermektedir. Bir ara kadının kocası ile şeyh göz göze gelirler, şeyh: `Ey müminler, bazen şeytan mümin insanların kılığında eşlerinizin yatağında size görünebilir, sakın müminlerden kuşkulanmayasınız` der, kadının kocası şeyhten değil, şeytandan kuşkulanır.
Katolik Kilisesi papaz ile rahibeler için genelde cinsel ilişkiyi yasaklamıştır. Bu yasak perdesinin arkasındaki ilişkilerin iğrençliklerini anlatan romanlar okunduğunda, filmler izlendiğinde insanın midesi bulanır. Konuyu anlatan filmlerden birini bir arkadaşım anlatmıştı: Bir kilisede kalan rahibeler, akşam olunca, o gün ne yaptıklarını en açık bir dille, günah çıkarır bir uslupla, bir deftere yazarak baş rahibeye teslim ederler. Genç bir rahibe, genç bir adama aşık olur. Fakat bunu defterine yazmaz. Bir süre sonra erkekle buluşup konuşur, yine yazmaz. Başka bir gün buluştuğu erkekle dokuz kez sevişir. Akşam kiliseye dönünce, günlük günah defterine bu olayı yazmazsa büyük bir suç işlemiş olacağını düşündüğünden `bir erkekle buluştum, seviştim seviştim, dokuz kez seviştim` diye yazar. Bu ifadeyi okuyan baş rahibe, genç rahibeyi yanına çağırarak ifadesini alır, sonra yere yatırır, kalçalarına ve sırtına yüz kamçı attırır. Böylece rahibe günlüğüne böyle şeyler yazmaktan vaz geçer. Aradan epeyce zaman geçer genç rahibe, baş rahibe ile bir papazı sevişirken görür. Bir gün sonra baş rahibeye `neden sana yüz kamçı atılmadı’ sorusunu sorunca şu yanıtı alır: ‘Kızım, ben yirmibeş yıldır bu işi yapıyorum, hoşuma giden erkeklerle yatıyorum. Bugüne kadar ne kimseye çaktırdım, ne kimse gördü, ne de günlük günah defterime yazdım ve hep en büyük yasakçı göründüm. Sen bizi gördün kimseye söyleme, bundan sonra sen de benim gibi yap’ der. Peki namussuz olan kim? Genç rahibe mi, baş rahibe mi, yoksa bu katı kuralları koyan katolik görüşün mimarları mı? Ulu önderimizin ahlak, namus ve kadın konusundaki o yüce gürüşleri de bundan farklı değil! Eskiden yaşanmış bu iğrenç ilişkilerin sosyalizm söylemiyle maskelenmiş bir biçimidir. Yarattığı sonuçlar daha iğrençtir.
Ulu önderimiz, resmi veya gayrı resmi cinsel ilişkinin yoz ilişki olduğunu söylüyor. Sürekli ayet indiren kendisidir. Neden bu konuda bu kadar fazla ayet indirdiği bazılarınca merak konusuyken, benim gibi münafıklar nedenini biliyordu. Ulu önderimiz Ensarioğlu şeyhi, köyümüzün imamı, katolik görüşün mimarları ve baş rahibeden farklı değildir.
Ulu önderimizin ayetlerine göre meşru cinsel ilişki yoktur. Ben evli olduğum halde Almanya’da yaşayan eşimle bir kaç kez gizli olarak buluştuğum için, Bekaa´da yargılandım. Soruşturmada bana ´´Önderliğin kadın erkek ilişkileri hakkındaki görüşlerini bildiğin halde, neden eşinle aynı evlerde kaldın,” sorusu soruldu. Bazı dalkavuklar, aleyhimde ´´Eşiyle karı koca gibi yaşamış´´diye ifade verdiler.
Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir tarihte, hiçbir örgütte, tarikkatta, dinde, mezhepte böyle bir olayın yaşandığına inanmıyorum. Evliyim, onbir yıl cezaevinde kalmışım, eşim de benim gibi Almanya´da, eşimle buluşmayacağım; papaz gibi yaşayıp hiç bir kadınla ilişkide bulunmayacağım! Eşim tam bir kuldu. Ayetlere inanmıştı, benimle ilişki kurmaktan korkuyordu. Mantığından nefret ediyordum, benim içinde artık meşru ile gayrı meşru arasındaki ayrım kalkmıştı.
Herkesten önce Lübnan Kızılhaç´ın yatakhane bölümüne gelmiştim, ama benim dışımda herkes uyumuş, bir ben uyuyamamıştım. George Orwell´in 1984 adlı kitabı aklıma geliyor ve tam yaşadığım durumu anlatan kesik kesik cümleleri: ´´Devrim öncesi yıllardan kalan düşünce ve davranış biçimlerini yıkmaya başladık bile... İnsanla insanın, kadınla erkeğin, ana-babayla çocuğun arasındaki bağları kopardık. Artık kimse karısına, kocasına ya da arkadaşına güvenmiyor...
-Cinsel içgüdü yok edilecek...
-Orgazm diye birşey olmayacak...
-Partiye duyulan bağlılık dışında, hiç kimsede bağlılık duygusu olmayacak...
-Ağbi´ye (bizde başkan) beslenen sevgiden başka sevgi görülmeyecek.
15 Ağustos 1993 Beyrut Bölüm: 5
Aydın özelliklerini taşıdığım gerekçesiyle eleştiriliyordum. Stalin, Çavusesko ve Apo gibi proleter olmaktansa; bırakın aydın olmayı, maymun olmayı yeğlerim. Hiç olmazsa kafesimde oynarken insanlar bana bakıp gülerler!
Sabah saat sekizde bir genç, uluslararası Kızılhaç Komitesine gitmek için hazırlanmamı söyledi. ‘Hazırım’ dedim. Dışarı çıkarak Kızılhaç`ın münübüsüne bindik. Genç adam, `Hamra`ya gideceğiz` diyor. Hamra`nın hangi tarafta olduğunu bilmediğimden onun yüzüne baktım ve bakışlarımla olur dedim... Arabamız hızla ilerliyor, ileride yıkık binalar görünmeye başlamıştı. Biraz yaklaşınca binaların kurşunlanarak delik deşik ettiği görülüyordu. Yüksek apartmanların duvarları elek gibi. Pencere camları yok, bazılarının bir yanı çökmüş. Bazılarının duvarlarında kocaman delikler açılmış. Binaların bu hali, buranın daha önce korkunç bir savaşa sahne olduğunu anlatıyordu. Harabeye dönmüş mahallede yaşam belirtileri pencerelere çekilen naylon muşambalarla kendini gösteriyordu.
Yıkık, çökük, delik-deşik binalarda insanlar yaşıyorlar. Camsız pencerelere naylon çekilmiş. Beyrut zenginlerinin evlerini, apartmanlarını bırakıp kaçtıklarını eskiden duyardım. Demek ki doğruymuş, zenginler apartmanlarını bırakıp kaçınca; cam parası bulamayacak kadar yoksul insanlar, zenginlerin apartmanlarına yerleşerek pencerelere naylon çekmişler. Harabe mahalleyi geçerek trafik işaretlerinin olmadığı, onların yerine trafik polislerinin görev yaptığı bir kavşakta yol değiştirerek kalabalık bir caddeye girdik. Hayli ilerledikten sonra arabamız sola, küçük bir sokağa saptı. Kızılhaç işaretli beyaz bayrağı görünce gitmek istediğimiz yere vardığımızı anlıyorum. Sekiz katlı binanın arka cephesindeki garaja arabayla iniyoruz. Gençle birlikte binanın ön cephesindeki kapıdan salona giriyoruz. Asansör kapısında biraz bekledikten sonra, gelen asansöre biniyoruz. Gencin bastığı düğmenin karşısında ``red croix`` kelimelerini okuyorum. Bunun İngilizce ``Kızılhaç`` demek olduğunu anlıyorum, asansör bizi yedinci kata çıkarıyor. Küçük salonda fotokopi, bilgisayar ve telefon santralı bulunuyor, odadaki zayıf, esmer bayan oturmamız için yer gösteriyor, oturuyoruz. Genç durumumu anlatıyor, `biz ilgilenemeyiz, Birleşmiş Milletler Bürosuna götürün` deniyor. Gençle birlikte Kızılhaç`tan ayrılarak Birleşmiş Milletler Bürosuna gidiyoruz. İngilizce ve Arapça sorularla dolu iki sayfalık bir kağıt tutuşturuyor elime, `bunu doldurun, iki gün sonra iki vesikalık fotoğrafınla gel` diyor, gözlüklü adam. `Param, pasaportum, yatacak yerim yok` diye anlatmaya çalışıyorum. Adam müthiş ukala, dinlemek istemiyor. `Siz dediğimi yapın` diyerek bize kapıyı gösteriyor ve `Faddal` diyor. Bunun Arapça buyrun çıkın anlamını taşıdığını biliyorum. Çıkmaktan başka yapacak bir şeyimiz olmadığını anlayınca çıkıyoruz. Kızılhaç komitesine geri dönüyoruz. Genç durumu anlatıyor, paramın ve kalacak yerimin olmadığını söyleyerek beni Kızılhaç`a teslim edip gidiyor.
Komitenin santral bölümünde oturuyorum. Uzun boylu, zayıf, orta yaşlı, esmer, kısa saçlı bir bayan santral işlerine bakıyor. Salonda bilgisayar, fotokopi makinası, telefon santralı ve bir telsiz bulunuyor. Sonradan adının Marie Rose olduğunu öğrendiğim bu kadın tüm bu araçları idare ediyor. Telsiz konuşmalarına başlamadan önce ´Tyr tyr tyr Beyrut´ demesi çok hoşuma gidiyor. Marie Arapça ve Fransızca’yı çok iyi biliyor, İngilizce’yi de anlıyor. Boş kaldığında kendisiyle konuşuyorum. Gazeteci-yazar ve milletvekili olduğumu, Sam´da tutuklandığımı pasaport ve paramın üstümden alındığını, Türkiye´de arandığım için gidemiyeceğimi, Almanya´ya gitmek istediğimi, orada politik sığınmacı olduğumu, bana yardım etmeleri gerektiğini söylüyorum. Marie Rose beni dikkatle dinliyor, anlattıklarımı anlıyor ve başka bir odaya geçiyor. Bir süre sonra geri dönüyor ´tamam, biraz sonra Türkçe bilen bir tercüman gelecek, seni dinleyecekler´ diyor, sevinçle teşekkür ediyorum.
Yarım saat sonra 45-50 yaşlarında bir adam santral odasına girince, adamın tercüman olduğunu anlıyorum. Önce tanışıyoruz Aslen Mardinli Arap olduğunu, kırk yıldan bu yana Beyrut´ta oturduğunu söylüyor. Ben de kısaca öykümü anlatıyorum. Sohbetimiz sürerken orta boylu, ela gözlü, sarışın, genç ve güzel bir bayan bizi başka bir odaya çağırıyor. Dar bir koridordan geçerek geniş bir odaya giriyoruz. Orta boylu, yakışıklı, mavi gözlü bir adamla karşılaşıyoruz; önce oturmamız için yer gösteriyor, karşımızdaki masanın başına geçerek oturuyor. Gür sarı saçları, güleryüzü ve sağ elinin kökten kopmuş baş parmağı dikkatimi çekiyor. Genç adam, adının Pascal Guttat, Kızılhaç Beyrut Komitesinde görevli olduğunu söylüyor, beni dinleyebileceğini belirtiyor. Genç bayan Pascal´ın konuşmasını Fransızca’dan Arapça’ya çevirerek tercümanıma aktarıyor, tercüman da Türkçe’ye çeviriyor. Pascal´a teşekkür ederek öykümü kısaca anlatıyorum.
Aramızdaki diyalogtan Pascal´ın aydın bir insan olduğunu anlıyorum. Anlattıklarımı dikkatle dinleyip düşündükten sonra: ´Tamam, aldığın formu doldurup seni Birleşmiş Milletler Bürosuna göndereceğiz´ diyor. Paramın, pasaportumun, kimliğim olmadığını tekrar söylüyor, bir de Almanya´ya telefon etmek istediğimi iletiyorum. Bizi tekrar santral odasına alıyorlar. Bir süre sonra Marie Rose telefon numarası istiyor, veriyorum. Yaklaşık beş dakika sonra masanın üzerindeki telefon çalıyor. Heyecanla kaldırıyorum; her zaman- ki gibi Hüseyin Erdem´in kaseti Almanca bir şeyler okuyor. ´Hüseyin, evde isen telefonu kaldır´ diyorum. Evet, telefon kalkıyor ve Hüseyin´in sesi! ´Nerdesin yahu, faxını aldım, ben de seni arıyordum´ deyince, yazdıklarımı tekrarlamaya gerek görmüyorum. Son durumu anlatmaya başlıyorum, ´Su anda Beyrut Kızılhaç Komitesindeyim, bana yardımcı olmalarını istedim´ dedim. ´Bizim işimiz değil´ diyorlar. Param, kimliğim, kalacak yerim yok. Mümkünse o yedi dillerinden biriyle buradaki sorumluyla konuş, sığınmamı kabul etsinler veya para ve kalacak yer sorunumu hal etsinler diyorum.´Tamam, ben şimdi görüşür, ardından Kızılhaç merkeziyle konuşurum´ diyor. Marie Rose´ye arkadaşımın p Pascal´la görüşmek istediğini söylüyorum. Marie hemen Pascal´ı bağlıyor. Hüseyin ile vedalaşıp telefonu kapatıyorum. Hüseyin ile Pascal’ın görüşmesi uzun sürüyor ne konuştuklarını bilmiyorum.
Santral odasında Mardin’li tercümanla sohbet ederken uzun boylu esmer bir bayan elindeki makbuz defteriyle yanımıza gelerek imza karşılığında bana yirmi bin Lübnan lirası veriyor. Bana parayı verirken ´bunlar bu gecelik otel ve yiyecek için´ diyor. Bayan odadan ayrılıp gidince tercüman paraları elinde evirip çeviriyordu. Bana verecek gibi bir hali vardı. ´Benim maddi durumum iyi, senin paran yok, sana vereyim´ diyerek parayı bana uzatıyor. İyi olur diyerek elindeki binlikleri alarak cüzdanıma yerleştiriyorum. Birleşmiş Milletlerden aldığım formu tercümanla birlikte doduruyorum. Marie Rose´ye iyi günler diyerek Kızılhaç Bürosundan ayrılıyorum.
Tercümanla ana caddeye çıkınca bildiğin fotoğrafçı var mı, diyorum. ´Evet, bizim dükkanın karşısında Türkçe bilen Ermeni bir fotoğrafçı var´ yanıtını alıyorum. Oraya gidiyoruz. Yaşlı Ermeni bir dakika içinde dört adet vesikalık fotoğrafımı çekerek üç bin liramı alıyor. Yaşlı Ermeni ve karısıyla biraz konuşuyor, bana tercümanlık yapan adamla birlikte Ermeni dükkanının hemen karşısında bulunan markete giriyoruz. Burada çalışan Kürt yeğeniyle tanışıyorum, sohbet sırasında bunların henüz ´serok Apo´yu duymadıklarını tahmin ediyorum. Samimi olmaya çalışıyor, bana yardımcı olmalarını sağlayayım diye düşünüyorum. Tercümanın Kürt yeğeni İbrahim Tatlıses hayranı. İbrahim´le ilgili sorular soruyor, ben de İbrahim´i çok yakından tanıyormuşum gibi anlatıyorum. ´Neden sesi güzeller hep Urfa’dan çıkıyor?´ diye soruyor. ´Acı biberden olsa gerek´diyorum, birlikte gülüyoruz. Samimiyeti ilerletiyorum, meyve yiyiyoruz, sigara ve soğuk su içiyorum. Tercümanımın evinin marketin üst katında olduğunu öğreniyorum. Beni evine davet edip etmeyeceğini düşünüyorum. Parasız kalmanın kötü olduğunu, Almanya´dan para isteyebileceğimi, ama banka aracılığıyla geç geleceğini söylüyorum. Tercümanın: ´Çok geç gelir, Almanya´da iki oğlum var, arasıra bana para gönderiyorlar, onbeş veya yirmi günde ancak elime ulaşıyor´ diyor. Oğullarının Almanya´nın hangi kentinde oturduklarını soruyorum, ´Biri Essen´de diğeri Berlin´de´ yanıtını alıyorum. Bana yardımcı olabilirsen, hemen para isteyebilirim diyorum.´Nasıl, diyor. Oğullarının telefon numaralarını bana ver, ben Essen veya Berlin´deki yakınlarıma telefon numaralarını veririm ´Götürün buraya, şu kadar para bırakın´ derim, akşam oğluna telefon açarız ´parayı aldım´ dediyse, burada paraları bana ödersin, oğulların sana paraları yollarlar diyorum.
Tercüman biraz düşünüyor "oğularım hayırsızdır, parayı yerler, göndermezler " diyor. İkna etmek için uzun süre uğraşıyorum, ikna olmuyor. Cimri biri olduğunu anlıyorum. Kürt yeğeni üst kattan tepsiyle yemek getiriyor, taze fasülye ve pilav yiyiyoruz. Adamın beni evine davet etmeyeceğini anlayınca, yatacak otel aramaya çıkıyorum. Hamra`nın en işlek caddelerinin birinde "Hotel Sanlazaro" levhası gözüme takılıyor. Oraya doğru gidiyorum, caddeden onbeş yirmi merdiven yukarı çıkarak otelin küçük salonunda oturan orta yaşlı adama, bir bir gece otelde kalmak istediğimi söylüyor, muhabir kartımı gösteriyorum. Adam gazeteci olduğumu anlayınca pasaport istemiyor. Kimlikteki adımı soyadımı, ana baba adımı, doğum tarihimi bir kağıda geçirdikten sonra "12 dolar" diyor, kimliğimi geri veriyor. Parayı ödedikten sonra anahtarı alarak üçüncü kattaki odama çıkıyorum. Tek yataklı bir odada tuvalet ve banyo yok, su akmıyor, oda kokuyor, basık ve çok sıcak. Ne yapabilirim? 12 dolarlık oda ancak böyle olur deyip oturuyorum. Pantolonumu gömleğimi botumu çıkarıp yatağa uzanıyorum.
Acıktığımda aşağı iniyorum, otelin ışıklı levhasında "Hotel, Restaurant, Night Kulup" yazılarını okuyorum. Otelin giriş salonunun hemen bitişiğinde bir kafeterya var, oraya giriyorum. Burda Coca Cola - Pepsi, şarap gibi içeceklerin satıldığını görüyorum. Biraz oturduktan sonra gece kulubünün alt katta, restaurantın üçüncü katta olduğunu, kafeteryada çalışan esmer ince boylu bayandan öğreniyorum. Üçüncü kata çıkıyorum; burası restauranta değil tavernaya benziyor. Zenci bir erkekle, beyaz iki kadın çalıştırıyor; müzik çalıyor ama pist boş, benden başka müşteri yok. Bir bayan oturmam için yer gösteriyor, pahalı bir yer olduğunu düşündüğümden, arkadaşlarımla biraz sonra birlikte geliriz deyip çıkıyorum.
Sandviç dükkanından bir sandviç alıp yiyiyorum, soğuk su içiyor ve otelime geri dönüyorum.
Otel garip bir otele benziyor; odaları pislik kokuyor, alt katında gece kulübü, üçüncü katında taverna bulunuyor. Karanlık basınca ortalık canlanmaya başlıyor. Odamdan çıkıp kafeteryaya iniyorum. İnce uzun boylu bayandan bir çay istiyorum. Bayan çayı masama bırakıp tezgahın başına geçiyor, çayımı yudumlarken; yüzü eğri büğrü bir genç içeri giriyor, tezgahtaki bayanın karşısında yüksek bir tabureye oturarak Kürtçe konuşuyor. Uzun süre dinliyorum, sonra nereli olduklarını soruyorum. Kürt olduğumu öğrenince seviniyorlar. Bayan Nusaybin’li, erkek de Haseki’li olduğunu söylüyor. Onların sorularına Türkiye’li ve gazeteci olduğumu söyleyerek yanıt veriyorum. Sonra kendimi açığa vurmanın yanlış olduğunu anlıyorum.
Erkekle biraz konuşuyorum, karanlık işlerde çalışan biri olduğunu kullandığı dilden seziyorum. Bir süre sonra erkek çıkıp gidiyor, bayanla yalnız kalıyoruz. Bayanın burada sadece kafeterya işlerine bakmadığı anlaşılıyor. İkide bir aynaya bakıp saçlarını tarıyor, kaşlarını düzeltiyor, tuhaf tuhaf hareketleri var. Bir ara oturduğum masaya gelerek "O erkekle fazla samimi olma, burada adamları kandırıp aşağıdaki gece kulübüne götürüyor, orada şişman kadınlarla adamların paralarını alıyorlar" diyor. Asağıdaki kadınların "şişmanlığını" anlatırken, hareketleri kendi "inceliğini" anlatıyordu. Yüz vermediğimi anlayınca tezgahın başına geçiyor, çay parasını ödeyip yukarı çıkıyorum. Odamda, rastgele ortalıkta dolaşmamın doğru olmadığını düşünüyorum, hapis hayatımı sürdürmeye karar veriyorum.
Aşağdaki müzik sesleri, "Ya leyli Ya leyli..." ile başlayan türkü sesleri, kadın kahkahaları, erkek naralarının sesleri geliyor. Yatağıma uzanıyorum ama yatağın ortası çökük, düzeltmeye çalışıyorum olmuyor, öyle uzanıyorum. Düşünmeye başlıyorum; mağaramdan basit bir otele kadar geldim. Ama henüz hiçbir kapı yüzüme açılmış değil. Birleşmiş Milletler bürosu, Almanya`ya gitmem için bana yardımcı olur mu? Orada çalışan ukala gözlüklü adamdan pek ümitli değilim. Kızılhaç da "Bizim ilgileneceğimiz bir iş değil" diyor. Peki bana pasaportu kim verecek? Ya vize? Almanya`da sığınmacı olduğum halde ayrılmıştım, bu durumda bana vize verirler mi? Hüseyin Erdem birşeyler yapabilir mi? Bu sorular kafamı meşgul ediyor. Sonra herbirinin yanıtı esrarengiz bir dağ gibi önüme dikiliyor. PEN, Uluslar arası Af Örgütü ve Uluslar arası Gazeteciler Örgütü üyesiyim, bu üç uluslar arası örgüt beni tanıyor. Bu örgütlere ve Kızılhaç merkezine bir mektupla durumumu bildirmeyi düşünüyorum. Uluslararası Af Örgütü sorumlularından Türkçe bilen tanıdıklarım var. Onlara mektup ulaştırabilirsem, diğer örgütlere ulaştırırlar diye düşünüyorum.
Düşlerim geçmişe, beni buraya getiren nedenlere uzanıyor. Herşey 1991 yılının nisan ayında, cezaevinden çıktıktan sonra başladı. Tamı tamına onbir yıl cezaevinde kalmıştım. Girdiğim günden, çıktığım güne kadar cezaevlerinde direnen arkadaşlarımın cephesinde yer almıştım. Bütün işkencelere, tehditlere, baskılara, zulme rağmen işkencecilere boyun eğmemiş, düşüncelerime bağlı kalmış, sömürgeci mahkemelerde susmamıştım. Her türlü aşağılık muameleye rağmen şiarımız: "Yaşasın Bağımsızlık, Yaşasın Özgürlük!" olmuştu. Cezaevlerinde yürüttüğümüz uzun vadeli savaş sonucu, koşullar düzelmişti. Diyarbakır direnme savaşımızı insanlığa anlatmak için, iki ciltlik bir roman ve bir tiyatro kitabı kaleme almıştım. Kitaplarım Türkiye ve Almanya´da yayınlanınca geniş bir yankı yaratmıştı. Bunun sonucu Kürt ve Türk kamuoyunda tanındım. Cezaevinde iken çok sayıda dergi ve gazeteye makaleler, inceleme yazıları yazdım. Türkiye'deki resmi ideolojiyi ince ince eleştiren Bay Muhalif imzalı yazılarım Yeni Ülke gazetesinde yayınlandı.
Ceyhan cezaevinde tutuklu iken arkadaşım Mustafa Karasu ve Yılmaz Uzun'la birlikte Adana, Mersin, Ceyhan, Tarsus ve İskenderun'a göç etmiş Kürt kitlelerini örgütlemeye çalıştım. İçerde olmamıza rağmen HEP'in kuruluşunda, örgütlenmesinde önemli etkilerimiz oldu. Cezaevi açlık grevlerinde sözcülük, cezaevi temsilciliği görevlerini üstlendim. Tüm bu çabalar kamuoyunda tanınmama neden olmuştu. Cezaevinden tahliye olunca bunu daha iyi anladım.
Bu durumu ulu önderimiz de biliyor. Oluşturduğu mantığa göre, tanınmamız vahim bir durum. Bunu sonradan anlıyorum. Benimle aynı durumda olan Sakine Cansız, kadın olduğu için kamuoyunun ilgisini daha fazla çekmişti. 12 yıl cezaevlerinde kalmış, zülme boyun eğmemiş, direnmişti. Erkeklerin korkudan altlarına işediği mahkemelerde, Sakine Cansız, Kürt halkının, onun haklı davasının gür sesi olmuş, 51 gün ölüm orucu tutmuş, bütün direnişlerde cesaret ve kararlılık bayrağı olmuş, efsaneleşmişti. Kendisi dışında efsaneleşen herkesi öldürmeyi ve tasfiye etmeyi politika haline getiren ulu önderimiz, tahliye olmamızla birlikte tuzaklarını hazırlıyor ve bizi yanına çağırıyordu.
Önderimizin bu çağrısına "hayır" diyemezdim, onbir yıl cezaevinde yattıktan, o kadar işkence görüp acı çektikten, bütün çevremi mücadeleye kattıktan sonra evde oturacak değildim. Çağrıyı sevinerek kabul ettim. Yurt dışına çıkmadan önce Diyarbakır'da önderimizle bir telefon konuşması yaptım. Bana M. Sener'in ajan olduğunu, partiye karşı faaliyet yürüttüğünü söyledi. İstanbul'a gittiğimde olayın detayını politikacı ve gazeteci Doğu Perinçek'ten öğrendim.
M. Sener'i çok yakından tanıyordum. Diyarbakır cezaevinde sekiz yıl birlikte yatmıştık. Her konuda anlaştığım biri değildi. Bir çok konuda zıt anlayışlarımız vardı. 1984 yılında cezaevindeki büyük barikat direnişinin ortasında, işkenceye dayanamayarak bize elbise giydirtmede rol oynamıştı. Bu yüzden içerdeki örgüt kararıyla ilişkileri bir süre askıya alınmıştı. Hoşuma gitmeyen bazı özellikleri vardı. Önderimize güvenim tam olduğundan Sener hakkında söyledikleri kafamı kurcalıyordu. Uzun süre kaldığım cezaevlerinde, Türk devletini çok yakından tanımış, deney ve tecrübe sahibi olmuştum. İçeride okuma firsatı bulabildiğimden; tarih, edebiyat, felsefe, pisikoloji, sosyoloji konularını incelemiştim; ufkum genişlemişti. Mücadeleye önemli katkılar yapacağıma inanıyordum. Önderimize de çok güveniyordum. Ona muhalefet etmek aklımın ucundan geçmiyordu. Kendisini bir önder olarak kabul etmiştim. Ama "ulu" kelimesini ona yakıştırmıyordum. Ayrıca yurt dışına çıkarken Sener'in 12 Eylülden önce ajan olduğuna inanmıyordum, iyi olmayan bazı özelliklerinin olduğunu biliyor, cezaevinden tahliye olduktan sonra devletle ilişkiye geçmesinden kuşkulanıyordum. Bu düşüncelerle 1991 mayısında Yunanistan'a geçtim. Atina'da kaldığım bir haftalık sürede, cezaevinden tahliye olanlara karşı bir antipatinin olduğunu sezdim. Bize, "siz partiye yabancısınız" diyorlardı. Ben de "Olabilir uzun süre içerde kaldık, dışarda büyük gelişmeler oldu, parti büyümüş, biz geri kalmış olabiliriz" diyordum.
Bir hafta sonra Sam'a gittim. Önderimiz, kaldığımız eve, uzun boylu, iyi giyimli, kültürlü güzel bir bayanla bizi ziyaret etmeye geldi. O, kaldığımız eve girmeden, kapıyı açan biri heyecanlı, korkulu bir sesle, "Başkan geliyor" dedi. Odada dokuz kişi oturuyorduk; henüz önderimiz içeri girmemiş ama herkes hazırol vaziyetine geçerek soluğunu tutmuştu. Bu normal bir hazırol vaziyetinden ziyade, Diyarbakır cezaevinde teslimiyetçilerin kaldığı koğuşlara, işkenceci Yüzbaşı Esat Oktay'ın koğuşa girdiğindeki hazırol vaziyetine benziyordu. Duruma bakıp şaşırıyorum. Çaresiz ben de ortama uyuyorum. Ama hoşuma gitmiyor; cezaevinde kurallara uydurulmuş teslimiyetçi bir tutuklu psikolojisine kapılıyorum.
Nihayet önderimiz içeri giriyor, öpüşüyoruz. Bir koltuğa oturduktan sonra, ben de oturuyorum. Gerçekten kendisine saygı duyuyorum. Kendisini Amircal Cabral, Kastro ve Ho She Min gibi bir lider olarak görüyorum. Bu yüzden kendisi oturduktan sonra oturuyorum. Ben oturunca diğer arkadaşların oturmadıklarını, tuhaf tuhaf bana baktıklarını görüyorum. Hemen orada benim dışımdakilerin önderimizi bir önder gibi değil de, bir tanrı gibi gördüklerini, tanrının huzurunda kulun oturamayacağını ve partiye yabancılaşmanın ne demek olduğunu anlıyorum! Kalkıp hazırol vaziyete geçmeyi düşünüyorum. Kalkmaya yeltendiğimde "otur otur, birşey olmaz" diyor önderimiz. Ardından diğerlerine sert bir ses tonuyla "oturun!" diyor. Ama hepsi heykel gibi, suratlarına baktığımda her biri birer mumya. Sadece oynayan gözleri ölü olmadıklarının belirtisi.
Ulu önderimizin emrini almadan oturmam, resmen ona muhalefet etmekti. Bunun anlamı "Ben kul değilim, seni de Tanrı olarak kabul etmiyorum" demekti. Davranışımın anlamı buydu. Ben bunun bilincinde değildim. Ama o biliyordu, çok saygılı ve doğal davranmıştım. Ama insanların tanrılaştırılması düşüncesine kesinlikle karşıydım. Sosyalizmin yıkılmasının bir nedeninin bu olduğunu düşünüyordum; konuyla ilgili detaylı araştırmam olmuştu. Bartın cezaevindeyken Özgür Halk dergisinin benimle yaptığı bir röportajda düşüncelerimi açıkça anlatmıştım: "Sosyalizmi yıkıntıya götüren nedenlerden biri, kişilerin ilahlaştırılmasıydı" demiştim. Simdi ilahın kendisiyle karşılaşınca, acaba ropörtajımı okuyunca ne kadar kızmış diye düşünüyordum. Ropörtajda "Bir toplum ne kadar zayıf ve düşürülmüşse, toplum orada güçlü bir kişiye sığınır. Mısır köleleri fravunların yüceliğini göstermek için, yüksek piramitler dikip kendilerini cüceleştirdiler. Halklar güç sahibi oldukça kişilerin yüceltilmesi gereksizleşir" demiştim. Bu satırları yazdığımda ulu önderimizi eleştirdiğimin bilincinde değildim. Çünkü kendini tanrılaştırdığını bilmiyordum. Daha doğrusu bu satırları yazarken Stalin'in konumunu kastetmiştim. Ulu önderimizin tanrılaşmada Stalin'i geçtiğini yeni görüyordum. Ulu önderimiz bu görüşmemizde M.Sener olayı ile ilgili kısaca bilgi verdikten sonra "Akademide hazırlanmış bir broşür var, çok önemlidir, gittiğinde okursun" dedi. "Gittiğimde okurum, içerideki hatalarını burada da sürdürmüştür" dediğimde bana ters ters baktı ama, bir şey demedi. Yemek yedikten sonra Belgrad´tan birlikte geldiğim Rojbin arkadaşla kurye eşliğinde akademiye yollandık.
Yaklaşık bir saat sonra akademi yönetiminin binasına vardık. Tarifsiz bir sevinç bu! On bir yıl sonra yoldaşlarıma kavuşmak! Cezaevine girdiğimde küçük bir grup olan parti, şimdi binlerce üyeye kavuşmuştu. Askeri akademi kurulmuş, herkesin üzerine askeri üniforma, ellerinde otomotik silahlar. Bütün bunlar mücadele demekti, özgürlük demekti! Benim için bundan daha büyük bir mutluluk olamazdı. Akademi yönetiminin binasına girince; yedi sekiz kişinin içeride oturduklarını gördüm. Bazılarını cezaevinden tanıyordum, bazıları yabancıydı. Ayağa kalktılar, el sıkıştık "Hoş geldiniz" dediler. Oturduk. Hiç kimse konuşmuyor, soğuk davranılıyordu. Daha sonra akademi yönetiminde görevli olan eşim geldi. Onun da "hoş geldin" i soğuktu. Kendi kendime ne oldu, bir hata mı yapıldı? Arkadaşlarımın soğuk davranmalarının nedeni üzerinde düşünmeye koyuldum. Ardından disiplin askerliğin gereğidir diye düşünüp rahatlamaya çalıştım.
Dr. Baran diğer komutanlara "Bölükleri içtimaya çağırın, arkadaşlara tören düzenliyeceğiz," diyor. Komutanlar dışarı çıkınca, bölükler az sonra içtima alanında sıralar halinde diziliyorlar. Dr. Baran önde, biz kız arkadaşla ardından yürüyoruz. Sırayla arkadaşların elini sıkıyoruz, sonra taburun önüne geçiyoruz. Dr. Baran kısa bir konuşma yapmamı istiyor. "Arkadaşlar yokuştan tepeye çıkarken çok zorlandım. Su anda doğru dürüst soluk alamıyorum. Mücadeleyi bu aşamaya getirdiniz, halkımın sesini bütün dünyaya duyurduğunuz için sizlere saygı duyuyorum" dedim. Sonradan öğreniyorum ki, bu konuşmam resmi söyleme ve ideolojiye tam zıt bir konuşmaymış. Önderliğin yüceliğinden söz etmemişim, onun çizgisine bağlı kalacağımı belirtmemişim. Her türlü tasfiyeciliğe karşı, kanımın son damlasına kadar önderlik çizgisinde yürüyeceğimi vurgulamamışım. Parti önderliğinin beni yarattığını, bana güç verdiğini söylemeyi unutmuşum. İşin en kötüsü parti önderliğine saygı duyuyorum demem gerekirken "kıçını yerden kaldıramayan" gerilla adaylarına saygı duyuyorum demişim. Bu konuşmam PKK uslubuna aykırı olarak değerlendiriliyor ve "cezaevi kişiliği işte böyledir" deniliyor.
Tekrar akademi yönetimi binasına gidiyoruz. Giyinmemiz için bize askeri elbise veriliyor. Cezaevinde iken direnişlere katılmayan, silahıyla gidip Mardin’de polise teslim olan Derik’li Mecit Gümüş´ün akademi yönetiminde komutan olduğunu görünce; içerideki durumu bilinmiyor herhalde diye düşünüyorum. Oturduğumuz bölüme arasıra eşim girip çıkıyor. Bir yabancı gibi davranıyor; sanki beni hiç görmemiş, tanımamış, konuşmamış, sanki benim okul arkadaşım, hayat arkadaşım, yoldaşım, hapishane arkadaşım değilmiş gibi. Bana hiçbir şey sormuyor. Askeri kural, resmiyet olur da, bu kadar olmaz diye düşünüyorum. Düşünebiliyor musunuz? Onbir yıl eşinizi görmüyorsunuz, sonra karşılaşıyorsunuz ve eşiniz sizinle konuşmuyor! Ne zaman cezaevinden çıktın? Ailemizi gördün mü, demiyor.
Yönetim binasında iki arkadaşla sohbet ediyorum. Alışkanlık gereği, ayak ayak üstüne atmıştım. Bu durumu gören eşim, "İndir ayağını! Niye ayak ayak üstüne atıyorsun, Kendini önderlik mi sanıyorsun?" diyerek bana bağırıyor. Diğerleri duvar gibi. Halbuki burası askeri bir akademinin yönetimi, ayak ayak üstüne atılıp oturulmaz dese, saygıyla karşılar ayağımı indiririm. "Sen kendini önderlik mi sanıyorsun" sözünden, burada ancak ulu önderimizin ayak ayak üstüne atıp oturabileceğini, onun dışında böyle bir harekette bulunan kişinin, kendini önderlik yerine koymak istediğini, bunun sonucunun veya akibetinin ne olduğunu anlıyor ve hemen ayağımı indiriyorum.
M.Sener'le ilgili broşürü istiyorum. Veriyorlar. Hazırlayanların isimlerine göz atıyorum. Herkes kod ismini değil, asıl ismini kulanmış. Ulu önderimizi öven, başkalarını ajan olarak damgalayan yazılar dışında kimsenin kendi ismiyle yazı yazamıyacağını sonradan öğreniyorum. Broşüre imza atanların çoğunluğunu tanıyorum, onüç isim sayıyorum. Bunların dördü dışında cezaevinde kimi itirafçılık yapmış, kimi gönüllü polise teslim olmuş, kimi hiçbir direnişe katılmamış, partiye sahip çıkmamış kişiler.
Broşürün bazı paragraflarını okuyarak ana mantığı kavramaya çalışıyorum. M.Sener'in sülalece ajan olduğunu, başta annesi Salihe; abisi, kızkardeşleri, kardeşi daha 12 Eylül 1980 öncesi Batman'da Temel Cingöz adlı bir subay tarafından ajanlaştırılıp partiye sızdırıldığı yazılıyordu. Okuyorum ve düşünüyorum... M.Sener 1978'de Lice'nin Fiş köyünde yapılan PKK'nın birinci kuruluş kongresine delege olarak katılıyor. Daha sonra MK üyeliğine seçiliyor. 1980'e kadar Kürdistan'ın çesitli bölgelerinde faaliyet yürütüyor, 1980'de gözaltına alınıyor. Bir aylık gözaltı süresinde, bütün işkencelere rağmen tek bir kişiyi ele vermiyor. Cezaevinde üst düzeyde sorumluluk alarak örgütsel faaliyetini sürdürüyor. 1981 ölüm orucunda tam 44 gün yemek yemiyor, 5 gün de su içmediğinden komaya giriyor. Kemal Pir veya M.Hayri Durmuş "ölelim" dese ölecek bu kişiye "ajandır" deniliyor. 1980'de silahıyla gidip polise teslim olan Mecit Gümüş, Viranşehir PKK grubunda itiraf yapan Faysal Dunlayıcı, diğer adıyla Kani Yılmaz (içeride yılanlar, dışarda yılmaz oldular) ise burada devrimciydiler (!) ve M.Sener hakkında "ajandır" diye broşür hazırlamışlardı.
Broşürün bir yerinde, Sener'in güya söylediği sözlerden alıntıya yer verilmişti; Hayri Diyarbakır Cezaevinde ölüm orucunda ölmeden birkaç gün önce "Sener, artık cezaevi temsilcimiz sensin" demiş. Buraya itiraz ettim. Hayri böyle bir söz söylemedi dedim. "Sener bunu önderliğe söyledi" dediler. "O zaman yanıltmak için söylemiş" deyince hep bir ağızdan "Demek ki, sen önderliğin yanılacağını da düşünüyorsun ha!" dediler. Dayanamadım, "Vallahi ben yalnızca Allah'ın yanılmayacağını biliyordum da" dedim alaylı bir edayla. Suratlar taşa kesti! Tek bir kelime daha konuşsam kavga çıkar gerekçesiyle sustum. Bir bayan sessizliği bozdu: "Selim arkadaş, bu broşürü önderlik onaylamış, sen broşürü eleştiriyorsun, bu doğru bir tutum değildir" dedi. Anlıyorum ki, önderliğin onayladığı bir broşür eleştirilmez! Broşürün mantığı ile imza atanların konumunu yanyana getiriyorum, gülesim geliyor, gülemiyorum.
M.Sener 1984'te cezaevinde tutsaklara tek tip elbise giydirme konusunda rolü oldu. Tahliye olduktan sonra, şu şu kanıtlarla ajandır denilse, inanacağım. Ama yalanlardan başka ortada kanıt yoktu. Broşürü yanıma aldım, içinde olduğum takımın yanına gitmeyi düşünüyorum. Sam’da ulu önderimizin Bekaa’ya gittiğinde Sakine ile konuş sözleri aklıma geldi. Dr. Baran'a söyledim, Sakine'yi çağırdı. Yönetim odasının karşısındaki binaya geçtik. Yalnız konuşmamızın çok, ama çok tehlikeli olduğunu bilmiyordum. Sakine cezaevi arkadaşım, çok sevdiğim değer verdiğim ama bazı tutumlarını beğenmediğim, eleştirdiğim bir arkadaşım. Cezaevinde Hamili Yıldırım'la nişanlanmıştı. İkisi nişanlanmak istediklerini bana söylediklerinde çok sevinmiş, nişan yüzüklerini almak istemiştim. Nişan yüzüklerini henüz takmadan, Sener'in ayak oyunlarıyla (Bu ayak oyunları Sener'in Apo'cu mantığından kaynaklanıyordu) Hamili Yıldırım, cezaevi örgütünün merkez üyeliğinden düşürüldü. Biz bir grup arkadaş Diyarbakır Cezaevinden Urfa Cezaevine sürgün edildik. Hamili merkezden düşürülünce Sakine'de Hamili ile ilişkisini kesiyor ve ona karşı tavır alıyor. Bu kez M.Sener'le nişanlanıyor. Hamili ile ilişkilerini kestiğini duyduğumda çok kızmıştım. Kendisine yazdığım bir mektupta "Hamili merkezden düşürüldüğü için ilişkini kestin, sevginin ve aşkın ne olduğunu bilmiyorsun. Eğer bu anlayışını bırakmazsan yakında yeni bir sorumlu bulursun" demiştim. Meğer Sakine çoktan Sener'i bulmuştu.
Sakine, Mustafa Karasu'ya yazdığı mektuplarda M.Sener ile ulu önderimizi çok övüyor, göklere çıkarıyordu. Bir kadının, ama mistik bir kadının tanrıları övmesi gibi. Mektupları okuyunca yüzümü buruşturuyor, bazen de kızıyordum. Mustafa Karasu’da Sener ile Apo'yu kusursuz gördüğünden "Sen zaten dünyada hiçkimseyi beğenmiyorsun ki" derdi. Bu konularda Sakine'yi eleştirmek için çağırmıştım. Sakine'nin yüzüne baktım; kurumuş, ezilmiş, büzülmüş, kapalı bir odada oksijensiz kalmış sanılır; zayıflamış, bir deri bir kemik. O görkemli, coşkulu, heyecanlı, direnişçi Sakine'den eser yok. Kupkuru bir kafa, çukura düşmüş iki göz, sülük gibi büzgün dudaklar, küçük bir bıçak gibi yüzünün ortasına batırılmış burundan ibaretti Sakine. Gözleri benden bir umut bekliyordu, öyle hissettim. Buna rağmen eleştirilerimi yüzüne karşı söyledim. Mektubumda ileri sürdüğüm düşüncelerimi daha detaylı ortaya koydum.
"Tamam, benim hatalarım var, ama işler senin bildiğin gibi değil" dedi. Ve ağladı. İlk olarak onun ağladığını görüyorum. Diyarbakır zindanının zulüm firtınasında bir abide gibi dik durmayı başaran, işkence altında asla ağlamayan bu kadının, burada ağlaması beni şaşırttı. "Duygusal davranma! En büyük hatalarından biri, Hamili merkezden düştü diye, onunla ilişkini kesip Sener'le nişanlanman oldu" dedim. "Sorun bu değil" dedi, "buraya yeni geldin sana hiçbirşey anlatmam, herşeyi kendin gör ve öğren" dedi. Ayrıldık
Konuşmalarımızın tümü bunlardı. Daha sonra Sakine ile ulu önderimize karşı komplo düzenleme toplantısı yaptığımı öğrenecektim. Ulu önderimiz iki kişinin yanyana gelip konuşmasından neden korkuyordu? Bizim partimizde böyle birşeyin olacağına inanmazdım. Tabi, sonradan ulu önderimizin, çok büyük suçlar işleyen ve bu suçların açığa çıkmasından korkan kişilerin psikolojisine kapıldığını öğreneceğim.
Takımda arkadaşlarımla tanıştıktan sonra broşürün tümünü okuyorum; yüzde sekseni yalan diyorum kendi kendime. Yazılanlara inanmıyorum. Çünkü cezaevini en iyi ben biliyorum, broşürü yazanlar değil. M.Sener direnirken bu broşürü yazanların çoğu, canını kurtarmak için işkencecilere yalvarıyordu. Önceden ajan olan birine, üç yıl Diyarbakır sopaları, zincirleri, copları atılamaz. Önceden ajan olan biri 44 gün ölüm orucuna dayanamaz, diyorum. Çok sonraları anlıyorum ki, çarpıtılmak istenen bir tarih var. Tarihi yazanlar, tarihin ırzına geçenler tarafından yargılanıyorlardı. Benim yaşadığım gerçekler, burada gerçek değildi.
Burada 2+2=4 değil, 5 eder deniliyordu. Cezaevi teslimiyetçileri ve itirafçıları, bir diktatöre dalkavuk olmak zorunda kalmış bir kaç kişi, Mahsun Korkmaz Akademisi gibi kutsal bir yerde, bir broşür yazmışlar, ulu önderimiz bu broşürü onaylamış. Bu mu doğru, yoksa yaşadıklarım ve gördüklerim mi? Elbette önderlik ne söylerse, o doğrudur! Çünkü önderlik bir kurumdur ve bir ulusu temsil ediyor! Bu ulus yanılmaz, bütün ulus yalan söylemez! Resmi ideoloji böyle buyuruyor. Kaldığım takımda arkadaşlarla konuşmaya başlıyorum. Mücadeleye yeni katılanlar var. Birkaç yıllık olanlar var. Avrupa'dan gelenler var. Kürdistan ve Türkiye'nin çesitli illerinden gelenler var. Hemen hemen hepsi önderlikten söz ederken, bir tanrıdan söz eder gibiler. Ders programına bakıyorum, baştan sona önderlik ile ilgili; önderliğin yaşamı, stratejik ve taktik önderlik, önderliğin vuruş tarzı ve çalışma tarzı, önderliğe karşı gelişen tasfiyecilik, parti tarihi (bu ders önderliğin yaşam öyküsüdür), önderliğin Ocak çözümlemeleri, Mart, Nisan-Mayıs, Haziran-Temmuz, Ağustos-Eylül, Ekim-Kasım, Aralık çözümlemeleri. Önderliğin 86, 87, 88, 89, 90 çözümlemeleri. (11)
Biz cezaevinden çıkanlar buna yabancıyız. Yani böyle bir önderliğe yabancıyız. Dışardakiler de partiye yabancı. Çünkü parti denilince, onlar önderliği (Apo'yu) anlıyorlar. Onlara böyle kavratılmış. Biz ise "önderlik" denilince partiyi anlıyoruz. Bir gerilla: "Cezaevinden çıkan arkadaşların yaşam tarzı, partinin yaşam tarzına benzemiyor" diyor. "Nasıl benzemiyor? biraz açıklar mısın?" diyorum. "Örneğin önderliğe karşı yaklaşımları çok kötü" diyor. "Nasıl yaklaşıyorlar?" diye soruyorum; "Sanki önderlik arkadaşlarıymış gibi karşısında konuşuyorlar. Konuşurken el kol hareketleri yapıyorlar, önderlik onları derste ayağa kaldırdığında, kendilerine 'otur' denilmeden oturuyorlar, önderliğin yanında çok konuşuyorlar, bazıları önderlikle tartışmaya kalkıyor. Bu PKK'nin uslubu değil, düşmanın uslubudur" diyor. Evet söylediklerini çok iyi anlıyorum. Ama size devrimciliği, particiliği yanlış kavratmışlar. Abdullah yoldaş, bizim arkadaşımızdır. El kol hareketleri konuşmayı güçlendirir. Abdullah arkadaş da konuşurken, el kol hareketleri, hatta kaş göz hareketleri yapmıyor mu? Ona serbest olan, bize niye yasak olsun? Bir insan derse kaldırıldı mı, gerekenleri söyledikten sonra oturmasında sakınca yoktur. Hatta ayağa kalkmasına da gerek yoktur. Abdullah arkadaşla tartışmak ya da yanında konuşmak niye kötü olsun? Abdullah arkadaş günlerce konuşunca iyi de, cezaevinden çıkan arkadaşlar konuşunca, neden düşmanın uslubu olsun, demek geçiyor içimden. Ama bunu söylemenin gereksizliğini hissettiğimden susuyorum.
Resmi ideoloji ona öyle buyurmuş ve buyruk tartışılmazdır. Tanrı buyurur, kul "amin" der. Önderlik konuşur dalkavuk dinler, önderlik karşısında dalkavuğun yapacağı şunlardır: Put gibi durmak, söylediği her söze "evet başkanım, doğrudur başkanım, öyledir başkanım, ayetlerinden güç alıyorum başkanım...", işte önderlik uslubu budur. Avrupa'dan akademiye gelen biri, cezaevinden tahliye olup akademiye gelenleri eleştiriyor: "Uslup bozuk" diyor, "arkadaşlar Avrupa'da önderlikle konuşurken bile, hazırol vaziyete geçiyorlar", diyor. "Sakine arkadaş yirmi yıllık PKK olmasına rağmen, bir arkadaşıyla konuşur gibi, el kol hareketleri yaparak önderlikle tartışıyor" diyor.
Diyarbakır askeri mahkemelerinde, sanık kürsüsünde siyasi savunma yapan Sakine'yi gözlerimin önünde canlandırıyorum; orada da işkenceciler el kol hareketlerini yasaklamışlardı. Sakine dinlememişti yasakları, söylediklerini parmağıyla, yumruğuyla güçlendirmişti. Bir gün sonra Faysal Dunlayıcı ile Akademi yönetim binasının yanında görüştüm. Diyarbakır Cezaevinde birlikte yatmıştık. 1980 yılında henüz cezaevinde işkenceler başlamadan önce aynı koğuştaydık. Bize işkence yapılmaya başlanınca, protesto etmek amacıyla topluca açlık grevine girdik. İki gün sonra işkenceciler koğuşumuzu basmaya geldiler. Bizi havalandırmaya çıkarıp dövecek ve zorla helva yedireceklerdi. Faysal Dunlayıcı, dayak yememek için "Ben açlık grevinde değilim" dedi. Dışarı çıkarmadılar, koğuşta herkes dövüldü, yalnız ona karışmadılar, sonra gönüllü teslim oldu. Kısmi itiraf yaptı, siyasi savunma yapmadı, partiye sahip çıkmadı. Hiçbir (toplu olanlar hariç) direnişe katılmadı. Faysal Dunlayıcı, kod adıyla Kani Yılmaz, şimdi ulu önderimizin danışmanı, Lübnan temsilcisi ve Akademi yönetiminden sorumlu. Kani beni çok iyi tanıyor. Cezaevinde teslim olmasına, itiraf yapmasına, savunma yapmamasına, direnmemesine rağmen ilişkilerimiz iyiydi. İşte bu Kani Yılmaz veya Faysal Dunlayıcı, bana "Selim arkadaş en kısa zamanda uslubunu düzelt" diyordu. "Abdullah arkadaş deme, bu bize yabancı bir usluptur. Ya Parti önderliği ya da Başkan demek gerekiyor, Parti önderliğini yakından tanımamışsın. Kürdistan'da gerçekten çok büyük, çok yüce bir önderlik doğmuştur! O yalnız PKK önderliği değildir, bu terim yetersizdir, ulusal önderdir. Aslında bunun da ötesinde dünyadaki bütün insanlığı temsil ediyor! Önderliği böyle değerlendirip, buna göre davranmamız gerekir. Seni iyi tanıyorum, gerçekten saygı duyuyorum, cezaevinde girdiğim tutumlardan dolayı kendimi lanetliyorum, diyordu. D.Bakır Cezaevinde Mustafa Kemal'i överek göklere çıkarmaya alışan Faysal arkadaşımdan böylece ilk önderlik dersimi almış oldum.
Nesim Kılıç'la karşılaşıyorum. 12 Eylül darbesi döneminde PKK Merkez Komite üyesiyken tutuklanmış, 11 yıl Diyarbakır ve başka cezaevlerinde kaldıkten sonra tahliye olmuş, akademiye gelmişti. Cezaevinde Nesim'le samimiydik. O da benim gibi mizahı seven, açık yürekli ve açık sözlü bir arkadaştı. Benden önce akademiye geldiği için karşılaştığımızda ona: "Burada ne var ne yok?" diye soruyorum, "tek kelimeyle vahim!" cevabını alıyorum. "Bizi düşman olarak görüyorlar arkadaşım, açık açık söylüyorlar, siz Senerci’siniz" diyorlar.
Başka arkadaşlarla konuşmalardan sonra, bizi "Senerci" olarak değerlendirdikleri sonucuna vardım. Demek ki, biz buraya gelmeden çok önce, ulu önderimiz gerekli çalışmayı yapmış, resmi ideolojinin deyimiyle; yapıyı bize karşı hazırlamıştı. Eşimin neden benimle konuşmadığını, öğrencilerin neden bana karşı soğuk davrandıklarını anlıyorum artık. Demek ki ben, ‘Senerciyim’ de, haberim yokmuş diyorum. Ama Senerci olmayı, Apocu olmak kadar tehlikeli olarak değerlendiriyordum. Üstelik Sener'le uyuşan bir yapım da yoktu. Ama kısa zamanda sorunun, Sener'in kişilik sorunu olmadığını, bir yaşam tarzı, bir olaylara bakış açısı sorunu olduğunu anlıyorum. Cezaevi ile ilgili değerlendirmelerden, ulu önderimizin kullarının bize verdiği nasihatlardan herşey açık seçik ortadaydı. Ve ben kesinlikle Sener’in ajan olmadığından emindim.
Cezaevinde düşmana boyun eğmeyen, yıllarca direnen, içerde örgütü oluşturup geliştiren, mahkemelerde siyasi savunma yapan, en zor koşullarda; Türk sömürgeciliğine karşı, Kürt halkının gür sesi olmayı başaranlar, bir kimlik kişilik sahibi olmuşlardı. Bu kişilik, doğru bildiği yoldan asla sapmayan, hak-hukuk, bağımsızlık-özgürlük için kellesi koltukta, zora-despotizme, sömürgeciliğe (Sam sömürgeciliği buna dahildir) asla boyun eğmeyen, yoldaşlarına ölümüne bağlı bir kişilikti.
Bu kişilik, ulu önderimizin yarattığı ortama, yani köle tipin yaratıldığı yere geldiğinde; kendini kul, köle, dalkavuk, ulu önderimizi tanrı, efendi ve sultan olarak görmüyordu. Bu kişiliğin yaşam, davranış ve konuşma tarzı; kölenin, dalkavuğun ve kulun yaşam tarzı gibi değil, kendine güvenen başı dik, özgür insanın yaşam, davranış ve konuşma tarzıydı. İşte Senercilik denilen, cezaevi kişiliği denilen olay bu idi. Demek ki, Sener, köle gibi değil de; özgür insan gibi davrandığı, konuştuğu; ulu önderimizi Tanrı olarak kabul etmediği için ajan olarak damgalandı. Evet, dalkavuk gibi olmazsam, ulu önderimizi Tanrı olarak kabul etmezsem ajan olarak damgalanacağımı ve öldürüleceğimi adım gibi biliyorum artık. Bu durum; Suriye sömürgeciliğinin, bir Kürt eliyle yeni şekillenen direnişçi, bağımsızlıkçı, özgürlükçü Kürt kişiliğinin tasfiyesinden başka bir şey değildi.
Cezaevlerinden tahliye olup akademiye gelenlerin sayısı kırk kişiyi aşmıştı. Bunlardan yedi veya sekizi direnişçiydi. Diğerleri cezaevlerinde kayıtsız şartsız boyun eğmişlerdi. Türk askerlerinin ve subaylarının her buyruğuna "emredersin komutanım" deyip uymuşlardı. Yıllarca kul, köle, dalkavuk eğitimi görmüş, kişilikleri, onurları şahsiyetleri erozyona uğramış, insanlığa özgü erdemlerini, cezaevi erdemlerini cezaevi duvarları arasında bırakıp gelmişlerdi. Gelirken alınları açık başları dik değildi. Kendilerine güvenleri yoktu, direnme mekanizmaları kırılmıştı.
Mecit Gümüş, Faysal Dunlayıcı, Fevzi Yönden, Mustafa Göçmen, Ali Aksoy cezaevinde, düşmana teslim olmuş, itiraf etmiş, direnişlere katılmamış kişilerdi. Bunlar burada akademinin en iyi askerleri, ulu önderimizin en yakınları ve akademinin komutanlarıydılar. Ulu önderimizin bunlara yönelik tek bir eleştirisi yoktu. Çünkü yaşam tarzları ve uslubları ulu önderimizin istediği biçimdeydi. Ve Akademide ispiyonculuk görevini bunlar üstlenmişlerdi.
12 Eylülün ve yüzbaşı Esat Oktay'ın kullaştırdıkları kişiliksizleştirdikleri tipler, ulu önderimizin bulunduğu ortama geldiklerinde hiç yabancılık çekmiyor, zorlanmıyorlardı. Çünkü yaşamlarında bir değişiklik olmuyor, sadece efendi değiştirmiş oluyorlardı. Cezaevinde yaptıklarını Akademide yaparak, gösterdikleri davranışları burada da sergileyerek, ulu önderimizi çok memnun ediyorlardı. Ulu önderimiz, başı eğik, boynu bükük, buyrulan herşeye "emredersin" diyen kul arıyordu. Diyarbakır cezaevinde yüzbaşı Esat'ın yarattığı bu tipi çok seven ulu önderimiz, yüzbaşı Esat'ın boyun eğdiremediği, alınlarından öpmek zorunda kaldığı, bağımsızlıkçı-özgürlükçü kişiliklerden nefret ediyor ve öldürüyordu. Çünkü onun ardındaki başka bir Esat, öyle buyuruyordu.
Mahsum Korkmaz Akademisinde yaşam tarzı ve uslubu bozuk olanlar ben, Sakine Cansız, Mustafa Gezgör (12), Ferhan Güllü, Zeki Yılmaz, Cahide Sener ve Nesim Kılıç'tı. Bizler, "Sorunduk, kendimizi parti ortamına dayatıyorduk". Ulu önderimizin deyimine göre "İkinci tip önderlik şekillenmesiydik". Hakkımızda yapılan değerlendirmeler bunlardı. Böyle değerlendirildiğimiz için, cezaevinde itirafçılık yapanlar, devlete teslim olanlar üzerimize geliyorlardı. Cezaevinde direnişçi olduğumuzdan dolayı bizden nefret ettikleri gibi, burada da nefret ediyorlardı. Ve cezaevlerindeki görevlerini burada üstlenmişlerdi. Orada yüzbaşı Esat'a dayanarak bizi kullaştırmaya çalışmışlardı. Burada başka bir Esat'ın akademi uzantısı olan ulu önderimize dayanarak bizi kullaştırmaya çabalıyorlardı. Benim için iki Esat arasında hiç bir fark yoktu. Yöntemleri, taktikleri, amaçları aynıydı. Köle Kürt yaratmak, çoğaltmak, kullanmaktı. Özgür kişilikli bağımsız düşünebilen, kişilikli Kürdü imha etmekti. Birinci Esat'a karşı açık direnmiştim. İkinci Esat'ın yüzü bir Kürt'le gizlenmişti! Kimse bunu göremiyordu. Bu da açık direnmenin koşullarını ortadan kaldırıyordu.
Bir gün Akademi yönetiminde komutan olan Mecit Gümüş'ün bir sözüne tepki duyduğumda bana, "Konuşmalarına dikkat et, burası cezaevi değil, akademidir. Uygulama var ha!" demişti. Cezaevinin itirafçısı, Akademide beni cezaevine atmakla tehdit ediyordu. O zaman anlıyorumki burası devrimci bir akademi değil, aslanların çakallara boğdurulduğu bir vadidir. Dayanamıyor, Mecit Gümüş'e "siktir ol" diyorum. Suratı kıpkırmızı kesiliyor ve çekip gidiyor. Tabi Mecit Gümüş'e "siktir ol" demek, akademi yönetimine, dolayısıyle ulu önderimize "siktir ol" demek olduğunu sonradan anlıyorum. Dosyam kabarıyor, devrim kaçkını ve cezaevinin teslimiyetçisi; akademi yönetiminin ve önderliğin temsilcisi oluyor, ben de yönetim ve önderliğin karşıtı.
Akademide sorun olan kişileri kısaca tanıtmakta yarar vardır; Sakine Cansız: 1975'te PKK'ye sempati duydu. Kısa süre sonra profesyonel olarak çalışmaya başladı. 1978'de Fis köyünde yapılan PKK'nin birinci kongresine katıldı. 1979 yılında Elazığ'da gözaltına alındı. Sakine ile birlikte gözaltına alınanların içinde, merkez komite üyeleri de vardı, çoğu çözülmesine rağmen, Sakine susmasını bildi. 1982'de Malatya cezaevinden tek başına firar etmeyi başardı. Dışarda kendisine yardımcı olacak kimse olmadığından tekrar tutuklanarak bir süre sonra Diyarbakır cezaevine gönderildi. Diyarbakır cezaevindeki bütün direnişlere katıldı. 300 sayfayı geçen savunmasıyla Kürdistan tarihinin örnek kadınıdır. Fransızların ulusal kadın kahramanı Jaan De Ark ve Roza Lüksemburg'un benzeridir.
Mustafa Gezgör: 1975'ten sonra bütün yaşamını Kürdistan ulusal mücadelesine adadı. Tutuklanmadan önce birçok silahlı eyleme katıldı. Tutuklandıktan sonra, kaldığı cezaevlerinde tüm tutukluların devlete teslim olmasına karşın o, tek başına yıllarca direndi. Cezaevlerindeki bütün açlık grevlerine ve ölüm oruçlarına katıldı. Diyarbakır Cezaevinde tünel kazma işlerinde inanılmaz becerilerini ortaya koydu. Tarihçi, şair ve yazardı. "Parti karşıtdır!" suçlaması altında tutulduğu için; bir an önce Türk ordusuyla çarpışmak, bu iddiayı çürütmek onun tek arzusuydu. Nihayet 1992'de bu arzusunu gerçekleştirdi.
Ferhan Güllü: 1975’lerde Kürdistan ulusal mücadelesinin saflarına katıldı. 1978'de profesyonel çalıştı. Cesur, disiplinli, fedekar ve eylemci bir yapıya sahipti. 12 yıl çeşitli cezaevlerinde kaldı. O da Mustafa Gezgör gibi, herkesin boyun eğdiği cezaevlerinde tek başına direndi. Boyun eğmedi, dayatılan kurallara uymadı, parti bayrağını zulüm kalelerinin burçlarında dalgalandırmayı başardı. Antep cezaevinin tünelini denilebilir ki, bir başına kazdı. Akademide "savaşa gitmek istemiyor, hasta numarası yapıyor, cezaevi kişiliklidir, bunalımlı bir tiptir, Zaza kafalıdır" gibi değerlendirmelere tabi tutuldu. Midesi genişlemişti, sürekli kusuyordu. Tedavi edilmedi, ölüme terk edildi. Mecburen şehir faaliyetlerine gitti ve İstanbul’da tutuklandı. Poliste susmak yine tercihi oldu.
Zeki Yılmaz: Laz olmasına rağmen, 1975’lerde Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi saflarına katıldı. Ailesini, ögretmenliğini, ülkesini terk etti. Birçok silahlı eylemde yer aldı. 1980'de tutuklandı. Diyarbakır Cezaevinde ön saflarda direnenlerle birlikte oldu. İdam cezasına çarptırıldı. Tahliye olana kadar devlete boyun eğmedi. Akademiye geldiğinde geri plana atılarak susturuldu. Daha sonra Apo'nun talimatı üzerine dağda tutuklanarak idamdan yargılandı, akıbeti bilinmiyor.
Nesim Kılıç: 12 Eylül darbesi döneminde merkez komite üyesiydi. Apo dışarı kaçtığında o, iç merkezde görevliydi. Mardin'de tutuklandı, poliste iyi tavır sergileyemedi. Eski merkez komite üyesi olması tasfiye edilmesi için yeterli sebepti. Akademide gördüğü yaklaşım karşısında, "Bir yurtsever olarak kalmak istiyorum" demişti.
Cahide Sener: Cahide`nin önemli özellikleri yoktu. Sakine Cansız´la birlikte cezaevinde kalması, Kürt kamuoyunda tanınmasını sağladığından, Apo’nun hışmına uğradı. Akademiden gittikten uzun bir süre sonra "kurtuluşu" Türk polisine sığınmada buldu.
Yukarıda kısaca tanıttıklarım ve ben, akademide ne kadar devrimden uzak, partiye karşı idiysek; Diyarbakır cezaevi teslimiyetçileri ve itirafçıları; Mecit Gümüş, Fevzi Yöndem, Mustafa Göçmen, Ali Aksoy ve Faysal Dunlayıcı o kadar devrimci ve önderlik çizgisine yakındılar.
Nitekim ulu önderimiz, bunlardan Mecit Gümüş’e çok güvendiği için, GAP bölgesine koordinatör olarak gönderdi. Mecit, GAP'a gittikten beş altı ay sonra yakalandı. Bildiği bütün bilgileri polise verdi, tüm ilişkilerini tutuklattı, yüzlerce insanı işkenceye aldırttı. GAP bölgesini tasfiye etti. Ayrıca polisin düzenlediği televizyon oturumunda itiraf yaptı. Tutuklanıp cezaevine konulduktan sonra, cezaevinde özeleştiri vererek tutuklu temsilcilerinden biri oldu.
Faysal Dunlayıcı: Lübnan sorumlusu iken, ulu önderimizin talimatıyla, cezaevinin kahramanı Mustafa Karasu ile birlikte Avrupa'ya gönderildi. Faysal yani Kani Yılmaz, Avrupa koordinatörü ve ulu önderimizin sözcüsü oldu. Mustafa Karasu da onun denetimine verildi.
Fevzi Yöndem ve Mustafa Göçmen: Antep-Suruç sorumluları olarak ülkeye gönderildiler. Fevzi Yöndem tutuklanınca eskiden olduğu gibi tekrar itiraf etti. Polisin hiç bilmediği bilgileri verdi, gazetelerde itirafları yayınlandı, bir süre polisle birlikte çalıştı. Diyarbakır Cezaevine konulunca o da özeleştiri verdikten sonra, tutuklulara ulu önderimizin çizgisini kavratmak için eğitim çalışmaları düzenlemeye başladı.
Ali Aksoy: 1992'nin ilkbaharında Mardin bölgesinde, koordinatör olan Faysal Kurt'un yerine koordinatör olarak atandı. Akademide veya ulu önderimizin anlayışına göre devrimci olmanın bir tek ölçütü vardı; ulu öndere kayıtsız-şartsız, koşulsuz boyun eğmek, onu Tanrı olarak görmektir. Bizler bunu yapmayı başaramadığımız veya istemediğimiz için "şeytan" olarak görüldük. Biz Akademide birer şeytandık. Özelikle ben ile Sakine tam tamına şeytan olarak değerlendiriliyorduk. Akademide, İslam dininde Tanrı için yapılan bütün övgüler ulu önderimiz, şeytan için yapılan bütün yergiler ise ben ile Sakine için yapılıyordu. Önderlik yapıcı, biz bozucuyduk. Önderlik düzeni sağlıyordu, biz karıştırıyorduk. Önderlik disiplini oluşturuyor, biz laçkalaştırıyorduk. Önderlik savaşçı, biz savaşı durdurandık!
Buradaki kültür, İslam dinindeki Tanrı ile şeytan kültürünün aynısıydı. Mantık aynı mantık. Suudi Arabistan'a hacce giden hacılar, şeytan'ı taşlama vadisine gittiklerinde, şeytana ne kadar taş vururlarsa o kadar sevap kazanacaklarına inanırlar; Bekaa vadisinde ise ben ile Sakine'ye en fazla sözle taşlayanlar; ulu öndere o kadar yakın oluyorlardı. Bunları abartısız yazıyorum. 1992 Temmuz ve Ağustos ayetleri incelenirse söylediklerimin ne kadar gerçek olduğu anlaşılır.
Akademide katıldığım ilk ders, "Kürdistan'da kadın sorunu ve aile" dersi idi. Ulu önderimiz bu konuya çok önem verdiğinden, çok sayıda ayet indirmişti. Dersi anlatan arkadaş, bu ayetleri ha bire tekrarlıyordu: "Aile ocağı ajan bir kurumdur. Evlilik mücadeleden kaçmak ve ajanlıktır. Devrimci evlilik diye bir evlilik yoktur. Feodal ve burjuva evlilikler yozluktur" gibi sözler tekrarlanıyordu. Dersin anlatım bölümü bitince, söz hakkı istedim. Görüşlerimi şöyle anlattım: "Arkadaşı dikkatle dinledim. Doğru görüşlerle birlikte, yanlış anlayışlar daha fazlaydı. Olaylara düz bakmak doğru değildir. Kürdistan'da kadın erkek ilişkilerine baktığımızda, gerçek ilişkiler hakimdir. Biz bu ilişki tarzına; kadının horlanmasına, bir meta gibi görülmesine karşıyız. Evlilikler, kişileri ulusal kurtuluş mücadelesine katılmaktan alıkoyuyorsa, eleştiririz. Ama her türlü evlilik ajanlıktır diyerek, kadın ve erkek arasındaki duygusal ve cinsel ilişkiyi red etmek, sapıklıktır. Doğaya, doğa kanunlarına karşı gelmek demektir. Dünyada hiçbir güç böyle bir ilişkiyi yasaklayamaz, reddedemez. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, bir örnek vermek istiyorum: Bir şehir düşünelim; yolları bozuk, trafik işaretleri yok, araba sürücülerinin hepsi acemi olsun. Bu şehirde her gün onlarca trafik kazasında yüzlerce kişi ölsün. Sonra çözüm için bir ‘akıllı’ trafik kazalarını önlemek ve insanların ölmelerinin önüne geçmek için, yani sorunun çözümü için, arabaların trafiğe çıkmasını yasaklasın. Bu çözüm değil çözümsüzlüktür, hatta daha büyük bir çözümsüzlük. Peki bunun çözümü nedir? Sehrin eskimiş yollarını düzeltmek, gerekli yerlere trafik işaretleri koymak, sürücüleri eğitmek ve trafik akışını sağlamaktır. Kürdistan'da kadın erkek ilişkileri geridir gerekçesiyle, her türlü evliliği, dolayısıyla cinsel ve duygusal ilişkiyi yasaklamak, arabaların trafiğe çıkmasını yasaklayan ‘akıllı’ adamın önlemine benziyor. Biz kadın erkek sorununu daha 1976'larda tartışmıştık. Evliliğe karşı olan, cinsel ve duygusal ilişkiyi reddeden birisi, o tarihte de vardı. Bu adam daha sonra bir kıza tecavüz etti. Olay açığa çıkmasın diye, kızı ajanlıkla damgalayarak `ajandır` gerekçesiyle bir erkek arkadaşa vurdurttu. Bir süre sonra erkeği de `ajandır` gerekçesiyle öldürttü. Ama buna rağmen işlediği suçlar ortaya çıktı. Kendi kazdığı kuyuya kendi düştü. Gerilla koşullarında, evlilik ilişkilerini sürdürmenin güçlüklerini biliyorum. Bu durumu göz önünde bulundurarak ileri bir kadın erkek ilişkisi yaratmamız gerekiyor" diye açıkladım.
Anlattıklarımı herkes pür dikkat dinlemişti. Bütün tabuları yerle bir ettiğimden haberim yoktu. Tam kul olanlar, ayetlere inananlar, başlarına taş yağacak, felaket kopacakmış gibi sağa sola bakıyorlardı. Dersi anlatan arkadaş, şaşkınlıktan sıyrılınca: "Heval, benim anlattıklarım önderliğin çözümlemeleridir" dedi. Bu arada eşim söz hakkı istedi; kızmış, tabusuna saldırılmış, totem dönemindeki bir kadına benziyordu hareketleri. Sözüne, "Bende bir zamanlar evliydim." diye başladı, "Ama şimdi evlilikten nefret ediyorum., evlendiğime bin pişmanım! Biz Diyarbakır Cezaevinde tutsak iken askerler eşimi soyarak, beni karşısına götürdüler, eşimin kurallara uymasını istediler. Ve eşim kurallara uydu. İşte orda evliliğin düşman işi olduğunu anladım." diye bitirdi. Sakine evliliğimizi savunmak için ayağa kalktı, susturdular. Ortalık darmadağın, kafalar allak bullak oldu. Meğer ben ayetlere karşı çıkmışım, evliliği yasaklayana "sapıktır" demişim. Bu, Akademide ulu önderimize yapılan en büyük saldırıymış. Derse ara verildi, dışarı çıktık. Kullar kızgın, kullar şaşkındı. Yönetimde görevli olanlar, ulu öndere rapor yazmak için yönetim binasına doğru koşuyorlardı. Diğer öğrencilerin çoğu korkulu gözlerle bana bakıyor, ben ise görüşlerimi dile getirmiştim. Ve dışarda etrafimda toplananlara konuşmaya devam ediyordum.
Bir ara yalnız başıma gezerken, zeki olduğu gözlerinden belli olan siyah saçlı, orta boylu, estetiği düzgün genç bir kız yanıma geldi. Benimle konuşmak istediğini söyleyince, "buyur" dedim. Birlikte yürümeye başladık, adını sordum "Roza" dedi. Ardından: "Arkadaş, senin bugün anlatıklarını başkası anlatsaydı, önce tutuklanır, ardından öldürülürdü" dedi. Hayretle kıza baktım, "Olur mu öyle şey, ben düşüncelerimi söyledim. Niye tutuklanayım veya öldürüleyim ki?" dediğimde gülerek, "Sen daha burayı kavramamışsın, önderliğin çözümlemelerine karşı ben düşüncelerimi söyledim demek nedir biliyor musun?" diye sordu. "Nedir?" dedim. Kız ilerideki bir binayı parmağıyla işaret etti. "Nedir o ?" dediğimde, "Hapishane" yanıtını verdi. Ve konuşmasını sürdürdü: "Aslında senin söylediklerin çok doğruydu ama, doğrular her yerde söylenmez. Kendine dikkat edersen iyi olur, ben başıma gelenleri şu anda anlatamam," diyerek benden ayrıldı.
Roza'dan ayrıldıktan yaklaşık bir saat sonra, Akademide savcı olarak görevli olan biri (Bu şahsin bir ay kadar önce idam cezasına çarptırıldığını, tutukluyken "Önderlik kimdir ve doğru temsili nasıl yapılır?" adlı kitabı yazdıktan sonra, ulu önderimiz tarafından af edilerek Akademi yönetiminde savcı olarak görevlendirildiğini sonradan öğreniyorum.) yanıma gelerek, Roza'nın benimle ne konuştuğunu sordu. Takip altında olduğumu anladığımdan:
"Roza kimdir?" dedim.
"Biraz önce seninle dolaşan kızın adı Roza idi" dediğinde,
"Yani benimle konuşamaz mı?"
"Konuşabilir de... " dediğinde, sözünü keserek:
"Onunla ne konuştuğumu sana anlatmak zorunda değilim. Bir daha böyle birşey yapma!"
"Sakın yanlış anlama, tehlikeli bir tiptır, onun için söyleyeyim dedim."
"Beni yoldan mı çıkarır?" dediğimde, gülerek:
"Hayır, 12 Eylül kişiliğidir de..."
Ulu önderimize hergün raporlar gitmeye başladı. Raporlarda, "Akademi elden gitti, dersler amacından saptırıldı, çözümlemelere karşı çıkılıyor, kendilerini ortamımıza dayatıyorlar. Önderliği tanımıyorlar" deniliyordu. Yönetim ispiyoncu ağını harekete geçiriyor, Diyarbakır Cezaevinde teslimiyetçi ve ispiyoncu olanlar, Antep, Adıyaman ve Mersin cezaevlerinde Türk devletine kul olanlarla birlikte akademide bizi ispiyonluyorlardı. Kiminle ne konuşuyorsak on dakika sonra yönetime, akşam Sam'daki ulu önderimize ulaşıyor.
Hiçbirimizin partiye muhalefet etme düşüncesi yoktu. Ama gün geçtikçe, dersleri dinledikçe, parti diye bir kurumun olmadığını anlıyorum. Parti organizasyonu yok, partinin üyeleri yok, karar mekanizmaları yok; kararlar, azınlık çoğunluk ilkesine göre alınmıyor. Azınlık çoğunluğa tabi değil, birey partiye tabi değil, çoğunluk ve herşey bir bireye tabi. O birey ne derse, o doğrudur, çoğunluk bunu kabul etmek zorundadır.
Eskiden PKK de azınlık çoğunluğa tabi idi. Ama şimdi herşey tersine çevrilmiş; çoğunluk, ulus, in-cin, kurt-kuş, taş-toprak bir tek bireye tabidir. PKK ortadan kaldırılmıştır. Ulu önderimiz kendisini PKK'nin yerine koymuştur. Partinin yerinde ulu önderimiz, onun dalkavukları ve ispiyoncuları vardır. Bu üç grubun toplamına PKK denilmiştir.
Ulu önderimiz, Akademiye gelmeden önce, durumun böyle olduğunu anladım. Hiç, ama hiç birşeye karşı çıkmıyorum, daha çok şey öğrenmek istiyorum; bunun için bütün ayetleri okuyarak geçmişi öğrenmeye karar veriyorum. Korkunç bir gerçekle karşı karşıyayım! Simdiye kadar kimse bunu fark etmedi mi? Fark edenler korkudan söylemiyorlar mı? Bütün bu soruların cevabını bulmam gerekiyor ve ayetleri inceliyorum.
Ulu önderimiz ülkeden kaçtıktan sonra "partinin" üç kongresi yurt dışında yapılıyor, her üç kongrede ulu önderimizin ayetleri talimat olarak kabul ediliyor, kongre talimatları kayıtsız şartsız onaylanıyor. Kimlerin kongreye katılması gerektiğini ulu önderimiz tespit ediyor. Kongre öncesi ve sonrası bir çok devrimci tutuklanıyor, tasfiye ediliyor ya da öldürülüyor. Kongre disiplini adı altında düşüncelerini dile getirebilecek delegeler, uygulamaya alınarak diğerleri susturuluyor. Kongrelere katılan herkesin -kardeşi Osman bey hariç- pratiği kendisine mahkum ettiriliyor. Kongrelere sunulan kişişel öz eleştirileri okuduğumda, bu gerçek net anlaşılıyor. Kongrelerde özeleştiri vermeyen tek kişi, ulu önderimiz oluyor. O, özeleştiri vermez, eleştirir. Tanrı olduğundan hata işlemez, böyle inanılır. Kongrelerden sonra merkez komitesine seçilenlerin listesi ulu önderimize sunulur. Ulu önderimiz bu listeyi onaylamadığı gibi "Ne merkez komitesidir" diye sorar," "Gereksiz bir şeydir. Bana bağlı olanlar bizim üyemizdir, taktik önderliktir" diyerek oluşumu ortadan kaldırır.
Nitekim, kongreler arasındaki zaman zarfında merkez komiteleri, bugüne kadar hiçbir toplantı yapmamış, hiçbir karar almamışlardır. Taktik önderlik olarak adlandırılan pratik görevliler, stratejik önderliğin, yani Apo'nun talimatlarını yerine getirmekle yükümlüdür. Oluşturulan resmi mantığa göre stratejik önderlik ulu önderimizdir. Taktik önderlik ise gerilla komutanları, Avrupa ve Ortadoğu "sorumlularıdır". Taktik önderlikler karar alamazlar, düşünce üretemezler, politikanın ilkelerini saptayamazlar, sadece ulu önderin aldığı kararları taktiksiz uygularlar. Merkez komitesinin ve partinin sadece adları vardır, kendileri yoktur. Bu Suriye sömürgeciliğinin çok usta bir şekilde PKK'yi tasfiye etmesidir ve bu durum ülkemizi sömürgeleştiren dört sömürgeci devletin çıkarınadır.
Arasıra PKK merkez komitesi imzası, çeşitli bildirilerde kulanılmaktadır. Bazı kişilerin ismi, merkez komite üyesi olarak geçmektedir. Bu da bir düzmecedir. Ulu önderimizin kardeşi Osman bey, Cemil Bayık ve Suruç'lu Cemal'in adı, çeşitli basın yayın organlarında merkez komite üyeleri olarak geçer. Bu üçü dışında kimsenin bu ünvanı kullandığı görülmemiştir. Merkez komitesi imzasıyla kaleme alınan yazıların öyküleri şöyledir: Ben akademide iken Faysal Dunlayıcı, tek başına bildiriler yazıyor, altına PKK-MK imzasını koyup yayınlatıyordu. Sonraları bu işi ben de yaptım. Ulu önderimizin talimatları doğrultusunda taktik önderlikte görevli olan herkes böyle yapabilir. Stratejik önderlik için biçilen konum, bunun dışında bir sonuç yaratmaz. Ulu önderimiz bütün ulusun, aynı zamanda bütün dünya insanlığınn temsilcisidir! Böyle yüce bir kişinin yanında, merkez komitesinin sözü bile edilemiyeceği bilinen bir gerçektir. Bunları öğrenince, Suriye sömürgeciliğinin denetim altına aldığı ulu önderimizin, PKK'nin nasıl tasfiye ettiğini daha iyi anlamaya başladım.
Suriye sömürgeciliği, ulu önderimizi hangi taktiklerle kendisine bağlamışsa, ulu önderimiz de aynı taktiklerle Kürtleri kendisine bağlamaya çalışıyordu. Nitekim benimle olan bir konuşmada, "otorite çok önemlidir, ben sizi boşuna mı uzun süre hazırolda bekletiyorum? Sam'da basit bir devlet memuru ile görüşmek istediğimde, beni bile, dört saat ayakta bekletiyorlar; adam otorite sağlamak istiyor" demişti.
Ulu önderimiz, PKK'yi tasfiye ettikten sonra; "Yaşasın Bağımsızlık" sloganı yerine "Yaşasın Başkan Apo" sloganını geçirdi. Düzenlenen bütün yürüyüş, gece ve toplantılarda "Yaşasın Bağımsızlık" sloganı değil, "Yaşasın Başkan Apo" sloganı atılıyor. İşte silahlı mücadele gelişti denilecek; silahlı mücadele gelişti gelişecek denilecek... Ama örgüt yok, kurum yok, karar mekanizması yok, halk örgütlü değil. Bir gün "Herşeyi durduruyorum" derse ulu önderimiz, enkaz dışında ortalıkta birşey bulamıyacaksınız. Boşuna "Benden olmazsa bir gün ayakta duramazlar" demiyor! Çünkü ayakta durabilecek bütün yapıları ve insanları tasfiye etmiştir. Sık sık, 'Benden olmazsa hiçbir şey kalmaz " demesinin anlamı, "Kendim dışımda hiçbir şey bırakmadım, yedim, bitirdim" demek istiyor.
Nihayet ulu önderimizin akademiye geleceği haberi geliyor. Akademi öğrencilerinin silahları toplanıyor, yüksek tepelerdeki direklerde dalgalanan ordu ve cephe bayraklarının yanına, parti bayrağı asılıyor. Bize partiyi sadece önderlik temsil edebilir, önderlik akademiye geldiğinde parti bayrağı asılır, ayrıldığında kaldırılır," deniliyor. Demek ki, partiyi sadece ulu önderimiz temsil ediyor! Akademide çok şey öğreniyorum ve güçleniyorum! Ulu önderimiz, 55 gün akademide kalacak. En önemli hedeflerinden birisi; M.Sener'in ajan olduğunu, bir cezaevi konferansı ile bize onaylattırmak, bundan sonra cezaevinden çıkacak olan eski PKK'lileri şimdiden mahkum ettirmek, özelikle Diyarbakır cezaevinde direnenleri ve Diyarbakır direnişlerini mahkum etmek, ben Sakine ve birkaç arkadaşı da etkisizleştirerek kullaştırmaktı.
Sorun sadece M.Sener sorunu değildi. Çünkü eski PKK'lilerden, direnişçilerden, gerçekten devrimci olan, düşünebilen, politikadan anlayan hangi arkadaş, ulu önderimizin hakim olduğu ortama geliyorsa, tanrılığı ile çelişkiye düşüyor. Bu tek tek bireylerin sorunu değil, cezaevinde yatan ve mücadelenin saflarına katılan bütün direnişçilerin sorunudur. Ulu önderimz, 1983'ten beri öldürülmesi gereken PKK'lileri öldürtmüş, kaçırtılması gerekenleri kaçırtmış, intihara sürüklenmesi gerekenleri intihara sürüklemiş, oturtulması gerekenleri oturtmuş, geri kalanları kullaştırarak tanrılığını kabul ettirmişti. Geriye sadece cezaevlerinde kalan ve direnen eski PKK'liler kalmıştır. Bu insanlar, cezaevinde iken ulu önderimiz için zararlı değiller. Çünkü, cezaevindekiler henüz onun gerçek yüzünü anlamamışlardır. Onu bir yoldaşları, bir arkadaşları, mücadeleci biri ve var olduğunu düşündükleri PKK'nin genel sekreteri olarak biliyorlar ve saygı duyuyorlar. İçerdekiler dışarıda kul-tanrı veya efendi-köle ilişkisinin hakim olduğunu, iğrenç bir mekanizmanın ve yamyam bir despotun olduğunu bilmiyorlar. Dışarı çıkıp yanına geldiklerinde, yarattığı dünyayı kavradıklarında, gerçeği görüyor ve objektif olarak direnişe geçiyorlar. Ulu önderimiz için bu büyük bir sorundur. Hem de vahim bir sorun! Efendiye karşı en küçük bir başkaldırı, bütün köleleri harekete geçirebilir. Her an bir Spartaküs çıkabilir. Cezaevinde yatan eski PKK'lileri ve direnişçileri birer Spartaküs gören ve efendi psikozunun, narsizmin (13) kendisini ele geçirmesine izin veren ulu önderimiz, Diyarbakır Cezaevinde direnenlere saldırmayı iktidarının yegane güvencesi olarak görüyor. "Düşman cezaevindekilerle oynamış, düşman cezaevindekileri rehabilite etmiş, düşman cezaevindekileri çocuklaştırmış; disipline gelmiyorlar, örgüte gelmiyorlar, silahlı mücadele istemiyorlar, zorluklara katlanmıyorlar" yalanlarından dolayı değildir, eski PKK'lilere ve direnişcilere yönelmesi, eğer söz konusu belirlemelerden dolayı olmasıydi, Antep cezaevinde yatanlara; Mersin, Adıyaman, Adana cezaevlerinde yatanlara saldırması gerekirdi. Bu cezaevlerinde binlerce kişi yattı. 12 Eylül vahşetine karşı tek bir direniş olmadı, mahkemelerde tek kişi savunma yapmadı. Herkes teslim oldu, ispiyonculuk ve ihbar yaygınlaştı. Buralardan tahliye olanların büyük bir çoğunluğu tekrar mücadeleye katılmadi. Akademiye gelen birkaç kişi cezaevindeyken hergün "Yaşasın Mustafa Kemal" diye, burada da "Bıji Serok Apo" diye bağırıyorlardı. Bunlara yönelik bir eleştiri, tek bir saldırı var mı? Yok. Diyarbakır Cezaevinde ispiyonculuk, teslimiyetçilik yapanlara, mahkemelerde savunma yapmayanlara, PKK'ye sahip çıkmayanlara yönelik eleştiriler var mı? Onları mahkum etmeye çalışıyor mu? Hayır.
Düşmanın oynadığı, düşmanın çocuklaştırdığı, düşmanın nötürleştirdiği, düşmanın köleleştirdiği, düşmanın onursuzlaştırdığı adamlara çok güveniyor ve onlara çok önemli görevler veriyor! Çünkü çocuklaşanlar, kullaşanlar, onursuzlaşanlar, köleleşenler gereklidir! Diktatörlük buna ihtiyaç duyar. Bunlar aracılığıyla çocuklaştıracak, kullaştıracak, onursuzlaştıracak insan aranır. Direnen insana; baş eğmeyen, onurunu koruyan, ülkesini bir çorbaya satacak kadar alçalmayanlara saldırılır. Kendini hak, Diyarbakır direnişçilerini ve eski PKK'lileri ise beyninin kanayan yarası olarak görür. Bu yaradan nasıl kurtulacağını düşünür. Son yılların bütün ayetleri bununla ilgilidir. Direnenleri ve direnişçileri mahkum etmek için habire yalan üretiyor, "Bunlar örgütlenmeye gelmiyor, silahlı mücadeleden kaçıyor, beceriksiz..." yakıştırmalarıyla "Ajan" damgalamaları ile direnişçileri öldürüyor, kaçırtıyor, tasfiye ediyor, tutukluyor "ajan" suçlamalarıyla intiharvari eylemlerde yok ediyor.
Bundan sonra cezaevinden tahliye olan direnişçiler ve eski PKK'liler, ulu önderimizin sahasına gittiklerinde anlattığım gerçekleri göreceklerdir. Ya kul-köle -bu köle deyimini sakın Martov ile Lenin arasında polemik konusu olan "disiplin insanı köleleştirir" anlamında anlamayın. Ulu önderimizin yarattığı köle; Aristo'nun tarifini yaptığı köledir. Aristo "Köle konuşan aletir" demişti. Ulu önderimiz köleleri Aristo'nun köle tanımının daha aşağısına çekti. Çünkü ulu önderimiz kendi kölelerini kastederek "İki kelimeyi bir araya getiremiyorlar, konuşamıyorlar, çok zavallıdırlar," belirlemesiyle kölelerini konuşamayan alet düzeyine düşürdü- ya her türlü adiliğe boyun eğecekler ya kaçacaklar ya intihar edecek ya da öldürüleceklerdir. Kürt kamuoyu tarafından tanınanlar ise, köle olsalar da kurtulamayacaklardır. Diyarbakır Cezaevindeki Esat'a köle olanların kurtulmadığı gibi, Sam'daki Esat'ın uzantısına köle olanlar, eğer çok tanınmamışlar ve yurtsever özleri varsa kurtulamazlar. İki Esat arasında kalmış bir nesilin çilesidir bu! Ulu önderimiz, önce benimle Sakine'yi mahkum edecek, bunu biliyorum. Beni ve Sakine'yi kullaştırmak için iki aracı vardı. Sakine Diyarbakır cezaevinde iken M.Sener ile nişanlanmıştı. Sener ise ulu önderimize baş kaldırarak fotoğraflarını yırtmış, göz altına alındığı için firar etmiş, muhalefetini sürdürüyordu. Ulu önderimiz, M.Sener'e "Türk ajanıdır!" diyerek kullarını buna inandırmıştı. Yani Sakine bir "ajanın" nişanlısıydı. Benim ise Akademi yönetimindeki eşim ulu önderimizin kulu idi. Onu da bana karşı kullanacaktı. Sakine'nin nişanlısı "çok tehlikeli bir ajan", benim eşim ise; "kararlı bir devrimci"! Çok tehlikeli ajan ile çok kararlı devrimci! diktatörün elinde birer sopa; bu sopalarla bizi kullaştırmaya çalışacaktı. Ulu önderimizin ilk dersini dağdan, cezaevlerinden, kasabalardan, Avrupa’dan gelen yaklaşık 400 kişi ile birlikte dinliyorum:
"Düşman sizinle oynamış, sizi çocuklaştırmış; siz politikadan ne anlarsınız? Sener sizin adamınızdı. Düşman, ajanını sizin başınıza geçirmiş, haberiniz bile yoktur. "Direndik kazandık" diyorsunuz. Ne kazandınız? Benden olmasaydı, hiçbiriniz yaşayamazdınız. Siz direnmediniz, ben sizi kurtardım. Bize bağlı olanlar, son sözlerinde bana bağlılıklarını bildirenler, çaresiz intihar ettiler. Silahsız direnme olur mu? Çocuklaşmayın! Siz sıradan askerdiniz, orada direnen bendim! Bunu öğreneceksiniz! Ben nasıl yaptım? Dağ gibi olanakları nasıl yarattım? Bunu bileceksiniz. Siz düşürülmüşsünüz, ölmüşsünüz ama haberiniz yok. Bu halinizle mi düşmanla savaşacaksınız? Korkmayın sizi hemen savaşa göndermem. Ben gece gündüz savaşıyorum, siz ise savaştan kaçıyorsunuz. Ben zorlukları aşıyorum, siz kolaya alışmışsınız ..." diyor.
Sam'da oturan oydu, savaştan gelen bizdik, zorlukların girdabını biz yarmıştık, karlı dağları biz aşmıştık, soğuk kış gecelerinde inançlarımızla biz düşmana karşı savaşmıştık. Kuş tüyü yataklarda yatan oydu, biz davamız uğruna ölümlerin koynunda yatmıştık, biz aç kalmıştık, havyarla beslenen oydu! M.Sener'i Türk ajanlığıyla suçlarken Sam'ın ajanı oydu!
Burada yalan tarih yazılıyordu. Burada yalan gerçeğin yerine geçiriliyordu. Burada geçmiş değiştiriliyordu. Tıpkı George Orvell'in hafızamda kalan satırları gibi: "Geçmişin değiştirilmesi iki nedenle zorunludur. Bunlardan biri, ikinci derece bir gerekçe, bir önlem niteliğindedir. Tıpkı proleter sınıf gibi, parti üyesi de, elinde karşılaştırma yapacak herhangi bir ölçü bulunmamasına sessizce katlanır. O da her türlü karşılaştırma olanağından yoksun bırakıldığı gibi, geçmişle olan bağları koparılmalıdır, yabancılardan uzak tutulduğu gibi, geçmişten de koparılmalıdır..."
..."Gelelim geçmişin değiştirilmesinin en önemli nedenine. Parti onlarda ağbi, bizde başkanın yanılmazlığını kanıtlamaktır. Bunun için bütün söylemlerin, kayıtların, istatistiklerin değiştirilmesi zorunludur" O büyük Orvell bu konuda başka neler yazmıştı, hatırlamaya çalışıyorum. "Geçmişteki olayların nesnel bir varlıkları olmadığı, bunların ancak bazı kayıtlarla insanın belleklerinde yaşadıkları ileri sürülür. Hatırlananlarla kayıtlar hangi noktalarda birleşiyorsa, geçmiş odur. Parti bütün kayıtları denetlediği gibi, insanların belleklerini de denetim altında tutabildiğine göre, parti geçmişin ne olmasını istiyorsa, geçmiş odur diyebiliriz..."
Ulu önderimiz geçmişi yok ederken, bizim geçmişi savunma hakkımız yoktu. Tek bir sözümüze karşı, onlarca dalkavuk söz hakkı alıp saldırıya geçti. Bunların çoğu özel savaş ve yüzbaşı Esat Oktay tarafından cezaevlerinde şekillendirilerek ve ulu önderimizin tezgahından geçirilerek karşımıza dikilen dalkavuklardı. Burada bir sultan ile onlarca dalkavuk karşısında geçmişin sanığıydık biz!.. Savunma hakkımız elimizden alınıyor. Sultan söylüyor, dalkavuk onaylıyor. Dalkavuklar övüyor, sultan seviniyor. Ve bize ders vermeye devam ediyor:
"Sener ajandı! Benim fotoğraflarımı yırtmış. Türkiye Komünist Partisi, Turgut Özal, Celal Talabani, Mesut Barzani, bilmem daha kimler Amerika ile ilişkidedir, beni tasfiye etmek istiyorlar." diyor. Değerli ulu önderimiz, biz kuluz yanılabiliriz, kandırılabilir, anlamayabilir, fark etmeyebiliriz. M.Sener cezaevinden tahliye olduktan bir süre sonra Akademiye gelir gelmez onu siz koordinatör yaptınız; hiç kimsenin görüşüne baş vurmaya gerek görmeden merkez komitesi üyesi sıfatını siz verdiniz. Onu otomatik silahla yanınızda sürekli dolaştıran sizdiniz, onu dördüncü kongrenin divanına siz atadınız. Siz ki, Tanrısınız, tanrılığınızla adamda bir kusur görmemişsiniz, niye biz kullara yükleniyorsunuz, demek istiyorum. Ama diyemiyorum. O konuşacak biz onaylayacağız. Bu partinin uslubudur.
Ulu önderimiz, zaman zaman bana söz hakkı veriyor. Kendi bildiklerimi söylesem kellem gider, onun gibi konuşup dalkavukluk da yapmıyorum. Bazen soytarılık (14) yapıyorum, arkadaşlar gülüyor, ulu önderimiz kızıyor. Soytarılık değil, dalkavukluk bekliyor benden. Uzun konuşmama izin verilmediği için, söylemek istediğim bütün düşüncelerimi bir kaç cümlenin içine sıkıştırıp söyleyince herkes gülüyordu. Çünkü ortamı tiye alıyordum. Diktatörlüğün bulunduğu bir ortamda özgür konuşamazdım, açık konuşma yerine dolaylı konuşmak zorunda kalıyordum. 12 Eylül faşizmi döneminde Diyarbakır askeri mahkemelerinin karşısında saatlerce konuşmuştum. Çünkü Türk sömürgeciliğine ve onun yeni biçimi olan 12 Eylül faşizmine karşı direnmenin ideolojik temelleri atılmıştı.Yüzyüze bulunduğumuz diktatörlüğe karşı direnmenin ideolojik temellerini henüz atamamıştık. Bunun için direnenler ya öldürülmüş, ya intihar etmiş, ya tasfiye edilmişti. Kimse bunlara sahip çıkmamıştır.
Bu açıdan,diktatörlüğün analizini yapmak büyük bir önem arz ediyor. Analizini yapabilmem için bütün gelişmeleri öğrenmem, belgeleri incelemem ve ulu önderimizi iyi dinlemem gerekiyordu. Diktatörlüğün analizi yapılmayınca ona karşı direnilmediğınden, yapılacak iki şey vardır: Dalkavuk veya soytarı olmak. Soytarılığı oynuyorum; hoşuna gitmiyor. Doğu kültürü ile yetiştiğinden, dalkavuk olmamı istiyor. Onu da ben beceremiyorum.Veya dalkavuk olmayı onuruma yediremiyorum. "Olur mu! İnsan karşı çıkar, direnir" demeyin! Diktatörlükten diktatörlüğe fark vardır. Diktatörlük vardır karşısında direnilir. Türkiye'deki, Latin Amerika'daki diktatörlükler gibi. Bunlar sadece çıplak zordan ibarettirler, beyinsel diktatör özelliklerini yitirmişlerdir. Diktatörlükler vardır karşısında direnilmez, Stalin, Hitler, Saddam-Esat diktatörlükleri gibi. Çünkü bunlar zorla birlikte insanlarin kafalarında diktatörlüklerini inşa etmişlerdir. Karşı karşıya olduğumuz diktatörlük, birincilerden değil, ikincilerdendir. Nasıl direnirsiniz? Tahlil etmeden önce tek bir çareniz vardır: Susmak ve onaylamak.
Sakine ile konuşamadım, konuşamam. Çünkü yasak. Takip ediliyor, dinleniyoruz. Her taraf ispiyoncu kaynıyor. Ama Sakine direnmeyi düşünüyor, biliyorum. Konuşabilsem "hayır dur"diyeceğim ama fırsat bulamıyorum. Gün geçtikçe benle Sakine'nin olumsuzluğu hakkında ayetler çoğalıyor. Sabahları spora çıkıyoruz, tepelere tırmanınca, yürüyemiyor, nefesim kesiliyor, kusmak istiyorum, geri kalıyorum. Onbir yıl kaldığım cezaevinde spor yapmamış, yürüyememişim. Simdi yürümekte, koşmakta zorlanıyorum. Bu durum aleyhimde kullanılıyor, "Kendini yere atıyor, savaşa gitmek istemiyor, yük taşıyamıyacağından gerilla olmaz" deniliyor. Ardından "Bunlar zaten savaşa karşı, PKK'yi reformistleştirmek istiyorlar" yorumları yapılıyordu. Demekki bütün diktatörlüklerin mantığı aynı.
Bir gün eşimle konuşmaya karar verdim. Dersten çıkınca yanıma çağırdım. Geldi, "Ne diyorsun?" dedi sertçe. "Öğrenmek istiyorum, nedir senin bu yaptıkların? Hatalarım varsa söyle, eleştir" dedim. Sessiz kalınca, "Senin tavırlarına bir anlam veremiyorum, parmağındaki yüzüğü çıkarmışsın, evliliği sona erdirtmek istiyorsan konuşup sona erdirelim" dedim. "Ben senin kölen miyim", dedi ve hiç birşeyi konuşmaya gerek görmeden çekip gitti.
Ders başlıyor, içeri giriyoruz. Ulu önderimiz ayet indirmeye devam ediyor. M.Sener ve bütün tasfiyeciler hakkında bize perspektifler veriyor. Bizim görevimizde bu perspektivleri iyi kavramak, geceleri üzerinde iyi çalışmak, sonra ayetler doğrultusunda raporlar hazırlamak, ardından bireysel özeleştirileri kaleme alarak başta kendimizi, ardından M.Sener, Diyarbakır direnişlerini ve direnişçilerini mahkum etmektir. Cezaevini yaşayan, tarihi yapan, yazan bizler, kendi gördüklerimizi, yaşadıklarımızı, yaptıklarımızı yazıp anlatmayacağız. Cezaevini görmeyen, cezaevinde yaşamayan, orada ne olup bittiğini doğru dürüst bilmeyen ulu önderimiz, kendi saçma sapan yalanlarını söyleyecek, biz de bu yalanlar doğrultusunda raporlar hazırlayacağız. "Hayır" desem, bireyseldir, partinin görüşlerini değil, kendi görüşlerini savunuyor diyecekler. Oysa orada parti yok ki görüşleri olsun. Bir diktatör yalanlarını bize onaylattırıp "parti görüşleridir" diye piyasaya sürmek istiyor. Burada resmi ideolojinin sahtekarlığını daha iyi gördüğümden ilk iş olarak eşimden boşanmaya karar veriyorum.
Onun bana karşı kullanılmasına müsaade etmeyeceğim. Kararımı verince cezaevi konferans çalışmalarını yaptığımız çadırın karşısındaki ağacın altına çağırıyorum onu; gelince, "Otur konuşup evliliği sona erdireceğiz. 13 yıl önce Dersim'de bir ağacın altında başlayan aşkımızı, Bekaa Vadisindeki bu ağacın altında bitireceğiz. Durumu yarın platformda açıklayacağım" diyorum, ama o kızıyor, "Benim böyle bir niyetim yok, sen ne yaparsan yap" deyip gidiyor. Sabah saat sekizde ders platformunda oturuyoruz, ulu önderimiz geldiğinde ayağa kalktık, "Oturun" deyince oturduk. Kızgın, suratı asık, yeni birşeylerin olacağı belli. Ayakta put gibi duruyor. Dr. Baran'a dönerek, "Sorun çıkaranlar, kendilerini ortamımıza dayatan var mı?" diye sordu. Dr.Baran, "Vardır başkanım" dedi. Kızgınlıkla, "Kimlerdir bunlar" deyince Baran, "Başkanım Selim, Sakine, Medya, Cahide; kadın sorununda kendilerini ortamımıza dayatıyorlar" yanıtını verdi.
Hazırlanan senaryoyu hemen anladım. Eşim akşamki konuşmalarımızı aktarmış, boşanacağımı platformda açıklayacağımı söylemiş, bu durumu engelemek için senaryo düzenlenmişti. Nitekim ulu önderimiz, "Selim, Sakine, Cahide, Medya sizi dersten dışarı atıyorum. Çıkın dışarı!" dedi. Sakine karşı çıkıyor, "Konuşmak istiyorum" diyor, sonra iki kişi tarafından konuşturulmadan dışarı atılıyor. Ben senaryoyu bildiğim için itirazsız dışarı çıkıyorum, sesi geliyor ulu önderimizin. Medya'ya kızıyor: "Çık dışarı! Ailecilik yapasın diye seni yönetime almadık" diyor. Kızmanın, konuşmanın numara olduğunu biliyorum.Yönetimde görevli birkaç kişinin eşliğinde yönetim binasına doğru gidiyoruz. Sakine ile Cahide hüngür hüngür ağlıyorlar. Yönetim binasına yaklaştığımızda eşim silahların bulunduğu bir binaya doğru hızla koşmaya başladı. Güya gidip orada intihar edecek. Baran da intihar etmesini engellemek için peşinden koştu. Beni etkilemek ve boyun eğdirmek için hazırlanan senaryonun bir sahnesi olduğunu bildiğimden hiç etkilenmediğim gibi kendi kendime, "Siz yapın, bir gün hepsini yazarım" diyorum.
Dr.Baran'la eşim gelince, yönetim binasına giriyoruz. Cahide ile Sakine yüksek sesle ağlamalarını sürdürüyorlar. Yönetimde görevli, mücadeleye yeni katılmış bir ukala bana, "Siz burayı bozamazsınız!" deyince, "Lan serserilik yapma" diyerek üzerine gittim, dışarı kaçtı. Baran'la karşı karşıya geldik. "Bana, al karını nereye gidiyorsan git" diyor. Sanki babasıyla konuşuyor külüstür Baytar. Bu söz karşısında çok kızdığımı görünce; yumuşayarak, "Yahu Selim arkadaş burası parti ortamıdır. Bak, ben pratiğimden dolayı yargılandım, ölüm cezasına çarptırıldım. Ama önderliğin yüce adalet duygusu beni affetti. Simdi Akademi koordinatörüyüm" diyor. Bu sözler karşısında daha çok kızıyorum, "Sen yaptığın pisliklerden dolayı idam cezasına çarptırıldın, şimdi ipi benim boynuma mı geçirmek istiyorsun?" deyince sesini kesiyor. Cahide ile Sakine hala ağlıyorlardı. Eşim bir köşede sinsi sinsi olup bitenleri izliyordu. Dr. Baran "Rapor yazın" deyince, Sakine ile ben, "Hayır, tek bir kelime yazmayacağız. Bizi platforma götürün herşeyi orada tartışacağız" dedik. Baran rapor yazmayacağımızı anlayınca uzun süre bizi bekletti. Sakine ile Cahide'yi sakinleştirmeye çalışıyorum. Ama gözyaşları durmak bilmiyor. Sonunda Baran kendisine gelen talimatı bize uyguluyor, "Üç gün ayrı ayrı takımlarda kalacaksınız ve bu zaman zarfında kimse ile konuşmayacaksınız".
Beni alıp kıra doğru götürüyorlar, kayalık bir alanda konumlanmış bir takım görünüyor. Biri bana, "Selim arkadaş, üç gün konuşmayacaksın, talimat böyle." deyince, "Ben konuşurum", diyorum. Sesi çıkmıyor, beni takıma teslim edip geri dönüyorlar. Takım komutanı bana bir battaniye veriyor, battaniyemi alıp yüksekçe bir taşın gölgesinde oturuyorum. Akşam olunca arkadaşların çoğu etrafımda toplanıyor. Konuşuyorum, bazıları konuşuyor, bazıları konuşmaktan çekiniyorlardı. Çoğu mücadeleye yeni katılmıştı ve hepsi de beni tanıyordu. Ulu önderimiz yönetime verdiği talimatla, yönetimin gizliden aleyhimize yaptığı propogandaya göre, PKK'yi reformistleştirmek ve savaşa gitmek istemiyormuşuz.
Savaşa asla gitmeyenler, bizi savaşa gitmek istemiyorlar diye karalıyordu. Resmi ideoloji kafaları çalıştırmaz, gözleri görmez hale getirdiği için kimse ona, "Yahu bizim aramızda sen ve kardeşin Osman dışında savaşa gitmeyen, acı çekmeyen, dağda yatmayan, işkence görmeyen, aç kalmayan, yaralanmayan, elleri soğukta donmayan kimse var mı?" demiyor. "Biz geçiciyiz. Bir kaç yıl içinde ya öldürüleceğiz ya tutuklanacağız ya soğuktan donacağız ya suda boğulacağız ya da sizler tarafından ihanetçi olarak damgalanacağız. Ölmeyen, ihanetçi olmayan, ebedi olarak kalacak olan ikinizsiniz" diyemiyor. Bunun sırrını çözemiyor.
Gece dışarda taşların arasında yatıyoruz. Tek battaniye ile yerde yatmak soğuk ama, koşullara alışıyoruz. Gündüz herkes derse gidiyor. Yanıma silahlı bir nöbetçi bırakılıyor. Ondört yaşlarında, adı: Cem, gözleri mavi, saçları siyah Cem'in. Boyuna uygun askeri elbiseler giymiş, palaskasını takmış, iki jarjörünü iki yanına asmış. Elinde kalaşnikofu, küçük bir gerilla. Cem, Ceyhan cezaevinde tutuklu Hasan Karakuş'un akrabasıdır. Açık görüşmelerde ziyaretimize gelirdi. Kendisini çok sevdiğimden birlikte havalandırmada volta atardık. Kendisiyle saatlerce konuşur, Kürdistan'ın durumunu anlatırdım. Cezaevlerinde bize yapılan işkenceleri ve bizim direnişlerimizi anlattığımda çok etkilenir, gözleri büyür, dudakları büzüşür, yanakları al al olurdu. Anlatımlarıma ara verince uykudan uyanır gibi "Selim ağbi anlat dinliyorum " derdi. Simdi Cem kaçmayayım diye silahlı olarak benim nöbetimi tutuyordu. Bir taşın üzerine oturmuş eli silahlı Cem'e bakıyorum. Diktatörlüğün iğrençliğine tükürüyorum.
Burada, bu diktatörlüğü iyi öğrenip tahlil etme ve yapılan, yaşanan herşeyi Kürt halkına izah etmenin önemini kavrıyorum. Cem arasıra başını kaldırıp bana bakıyor. Gözleri hüzün dolu.Yüzünde tarif edilmez bir ifade var. Kafası allak bullak. Çok sevdiği, çok güvendiği, çok değer verdiği, bütün sözlerine inandığı Selim ağabisi bu taşların arasına getirilmiş, eline bir tüfek verilerek, "Sen burada nöbet tut "denilmişti. Ne yapmış acaba Selim ağabisi? Bir suç mu işlemiş? O kadar çok güvendiği Selim ağabisi suç işler mi? Baran, "Bunlar kadın sorununda kendilerini ortamımıza dayatıyorlar" demişti. Peki kendini ortama dayatmak ne demekti? Cem'in boyu kadar tüfeğine bakıyorum. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Sonra Cem'in bilinçli olarak nöbetçi yapıldığını düşünüyorum. Diktatör Cem'i nöbetçi bırakmakla şunları anlatmak istiyordu: "İşte cezaevinde sürekli ziyaretine gelen, daha 14 yaşında bir çocuk, sen 17 yıllık bir devrimcisin, bununla seni gözaltında tutuyorum, eşin bile sana düşman, öldürün bunu desem, ilk kurşunu o sıkar. Gücümü anla ve bana boyun ey!" Gözaltı süresi bittiğinde, derste bir konuşmasında buna yakın şeyler söylemişti benim için. Bu adam çobanlara, köylülere böyle muameleler yapıyor; kimse duymuyor, anlatmıyor, anlatamıyor, yazmıyor. Bana da bunları yapacak kadar akılsız mi? Ben anlatırım, yazarım, herşey açığa çıkar, bütün dünya olanı biteni öğrenir. Sonra bana bunları yapmasının korkusundan ileri geldiği sonucuna varıyorum. Çünkü diktatörlerin çok korkak olduklarını önceden biliyorum. Muhalifleri tutuklamalarının, öldürmelerinin nedeni korkaklıklarındandır. Diktatörler suçludur. İktidari zorla gasp ettikleri için suçludur. Onların işlediği suçları açığa çıkaracaklarından korktukları için muhaliflerini öldürürler, işledikleri suçlar ne kadar fazla ise, korkuları o denli büyür. Ama ben muhalif olduğumu söylememişim ki. Bunun suçları çok büyük ve henüz kimse bilmiyor, muhalif olabileceğimden korkuyor. En azından tanrılığını kabul etmediğimi, tanrılığından rahatsız olduğumu davranışlarımdan çıkarıyor.
Göz hapsinde tutulduğum ikinci gün, Akademi yönetiminde görevli birisi yanıma geliyor. Başka bir takıma gideceğimizi söylüyor. Birlikte gidiyoruz. 1980 yılında silahıyla gidip Türk polisine teslim olan, cezaevinde devrimcilik yapmaktan vaz geçen Mecit Gümüş'ün başkanlığında hazırlıkları tamamlanmak üzere olan Cezaevi konferansı (15) tarafından talimatla atanmış dört kişilik bir komisyon, yanıtlamam için bana bir soru kağıdı veriyor. Kağıdı aldığımda Mecit Gümüş, "Selim arkadaş, bu sorulara yanıt ver, inceliyeceğiz, konferansa katılıp katılmayacağına karar vereceğiz." diyor. Başka alternatifim yok "tamam" diyorum. Ve takımıma dönerek soruları okuyorum. Doğru yanıt versem "ajan"olarak damgalanacağım, yalan yanıt versem onurum zedelenecek. Ben ki, en zor koşullarda doğruyu söylemekten asla kaçınmayan bir insandım. Burada yalan söyleyecektim. Çünkü diktatörlüğü kavramam, ileride izah etmem gerekiyor. Ulu önderimiz de zaten doğruları değil, yalan söylememi istiyor. Hatırlayabildiğim kadarıyla sorulan sorulara, verdiğim yanıtlar şöyleydi:
1-Önderliğe neden karşısın?
Yanıt: Karşı değilim.
2-Partinin disiplinine, yaşam tarzına neden karşısın?
Yanıt: Karşı değilim.
3-Partiye karşı gelişen provokasyonlara karşı neden tavır almıyorsun?
Yanıt:Daha yeni geldim, öğrenmeye çalışıyorum.
4-Cezaevi konferansına katılmak, konferans disiplinine uymak istiyor musun?
Yanıt: Evet.
Bu yanıtları yazınca yüzüm kızarıyor, ellerim titriyor, yalan söylediğim için kendimden iğreniyorum. "Kadın sorununu ortamımıza dayatıyorlar" bahanesiyle dersten atılıp göz hapsine alınmıştım. Ama bana sorulan soruların amacı çok başka. Demokratik bir konferansın yapılmasından, gerçeklerin ortaya konulmasından korkuluyor. Sorduğu sorularla: Önderliğe karşı olmamamı ve onun söylediği herşeyi kabul etmemi istiyor. "Disiplin ve yaşam tarzı" söylemi adı altında tam bir kul olmamı istiyor. M.Sener'e karşı aktif bir tavır takınmamı, onun ajan olduğunu söylememi istiyor. Konferans süresince talimatlara ve söylenenlere kesin uymamı istiyor. Bunları yapmazsam beni de ajan ilan etmenin zeminini hızla oluşturuyor.
Bir gün sonra beni derse çağırıyorlar. Gidip oturuyorum. Sakine, Cahide ve eşimi de getiriyorlar, daha sonra onların da aynı işleme tabi tutulduklarını ve birbirleriyle konuşmalarını engellediklerini öğreniyorum. Esat Oktay; Diyarbakır Cezaevinde bu üç kadının birbirleriyle konuşmalarını engelleyememişti. Ama burada bu, "Devrim adına!" gerçekleşmişti. Derste ulu önderimiz bir defalığına ululuğunu göstererek bizi affettiğini söylüyor. Platformdaki öğrencilerin hepsi seviniyor. Çünkü hem bizim aklımız başımıza gelmiş, hem de ulu önderimiz büyüklüğünü göstermişti!
Dersten sonra cezaevi konferans hazırlıklarının yapıldığı çadıra gidiyorum. Çadırda Nesim Kılıç bana üç gün dersten atıldıktan sonra, ulu önderimizin hakkımdaki ayetlerini aktarıyor, "İşte cezaevi önderleriniz! Hepsi düşkün! Bir karıya düşkün! Ülke, savaş onların umurunda bile değildir. Yani ayıp olmazsa 'evini ver, gidip karımla yatacağım' diyecek. Ben böyle bir alçaklığa müsaade eder miyim? Buralar kutsal yerlerdir, şehitlerin kanıyla sulanmıştır. Yunanistan'a, Meriç'i geçerken önderliğe çok bağlı bir arkadaşı nehirde bırakıp kaçıyor. Halbuki ipi çekse kurtaracak, çekmiyor. Bir çok yerden bana bilgi geliyor. Bunlar boşuna serbest bırakılmadı: Aralarında düşmanın adamları var. Ben biliyorum!"
İki gün sonra redaksiyondan çıkan ayetleri okuyorum. Cümlesi cümlesine doğru aktarmış arkadaş. Simdiye kadar "ajan" diye öldürülenlerin hiçbirisinin ajan olmadığına inanıyorum. Apo kendini ele veriyor ve bundan daha büyük bir kanıt olamaz. Çünkü kendimi çok iyi biliyorum ve ulu önderimiz bana "ajandır" diyor. Ne yapabilirim? Sessizleşiyorum. Zaten o benden bunu istiyor: "Ya sus, söylediklerimi onayla, ya da seni ajan ilan ederim, bütün kullarım bana inanır. Seni kurşuna dizer, idam mangasını da eşine yönettiririm" diyor.
Meriç nehrini geçerken, üzerinde can yeleği bulunan Seyfettin Aluş'u Jandarma karakolunun karşısındaki ışıkların altına sürüklendiğimiz için, kıyıya çıkaramamıştık. Benim dışımda dört arkadaş daha vardı. Ben ipi çekmediysem, diğer dört arkadaş ipi niye çekmediler? Seyfettin Aluş boğulmadı, iki kilometre aşağıda kıyıya çıktı, daha sonra Akademiye geldi. Ulu önderimiz, burada Akademi öğrencilerine yalan söyleyerek, yalan ayet indirerek beni gözden düşürmek istiyordu. Eşim bana karşı kullanıldığı için, kendisinden nefret ediyor ve boşanmak istiyorum. Ulu önderimiz, beni suçlayarak maskesinin ardına geçiyor. Bunu açıklamıyor, kimsenin bu durumu öğrenmemesi için, olayı ters yüz etmesi gerekir, "Ayıp olmazsa evini ver, gidip eşimle yatacağım diyecek" diyor. Öğrencileri kışkırtmak amacıyla, "Buralar kutsal yerlerdir, şehit kanıyla sulanmıştır, ben böyle alçaklığa müsaade eder miyim?" diyor. Ve ekliyor "Bana raporlar geliyor. Devlet boşuna bunları serbest bırakmadı. aralarında devletin adamları var" diyerek, öğrencilerin bilgisizliğinden yararlanıyor. Kendi iktidari için herşeyi mübah saydığı açıkça ortada. Böyle yaptığına üzülmüyor, seviniyorum. İyiki böyle açık yapıyor diyorum. Böyle yapmasaydı; Baki Karer'in, Mahmut Bilgili'nin, İbrahim Aydın'ın, Enver Ata'nın, Bircan Yıldız'ın, Saime Aşkın’ın, Ayten Yıldırım'ın, Abdullah Ekinci'nin, Dilaver Yıldırım'ın, Çetin Güngör'ün, Hüseyin Ve Kesire Yıldırım'ın, M.Sener'in, Gençli Selahattin'in ve daha adını sayamadığım yüzlerce kişinin ajan olmadıklarını nasıl anlayacaktım?
Gün geçtikce diktatör kendini çözüyor, hem de inanılmaz kanıtlarla! O, kendini gizlediğini sanıyor, konuştukça kendini ele veriyor. Konferans çalışmaları resmen başlamadan, bu kez Sakine'nin ajanlığı gündeme geldi. Zeki Yılmaz Türkiye'den yurt dışına çıkarken, İstanbul'da bir örgüt görevlisi ulu önderimize iletilmek üzere kendisine bir not veriyor. Bu notta Sakine Cansız'ın, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı ile bir görüşme yaptığı belirtiliyordu. Sakine, "görüştüm" diyerek görüşmesinin amacını şöyle açıkladı: "Ben Diyarbakır Cezaevinde tutukluyken, söz konusu savcı cezaevi savcısıydı. Ara sıra koğuşumuza gelir, kendisiyle konuşurduk. Direnişler ve açlık grevleri döneminde koğuş temsilcisi olduğum için, kendisi ile diğer temsilcilerle birlikte pazarlıklar yapmıştık. Tahliye olduğumda Diyarbakır'daki avukatım Fevzi Veznedaroğlu'nun evine gitmiştim. Bir gün Fevzi mahkemeye gideceğini söyleyince Fevzi'nin eşi Sevtap'la birlikte biz de gitmeye karar verdik. Devlet Güvenlik Mahkemesi koridorunda sözünü ettiğim savcı ile karşılaşınca bizi odasına davet etti. Odaya üçümüz birlikte girdik. Ben Diyarbakır Cezaevinin tünelinin kimler tarafından ispiyonlandığını merak ediyordum, dolaylı yollardan öğrenmeye çalıştım. Ama söylemedi. Görüşmemiz buydu." dedi. Burada Sakine'nin saflığı şu: O dönemde Sener'in Diyarbakır Cezaevi tünelini devlete ihbar ettiği söylentisi yayılmıştı. Hem de Apo tarafından. Sener’le Sakine nişanlılar. Sakine bu yüzden bu söylentinin kaynağını merak ediyordu. Kürt halkına düşman olan Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısından gerçeği öğrenmek istemesi saflığıydı.
Diğer yandan ulu önderimizin eline bir koz geçmişti. Bunu kullanacaktı. Nitekim Sakine'yi dörtyüz kişinin huzurunda ayağa dikerek yüzüne karşı şunları söyledi: "Sen bir PKK militanısın, nasıl olurda tünelin kimler tarafından ispiyonlandığını gidip Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısından öğrenmeye kalkarsın? Sen dost düşman tanımını yitirmişsin.Adam bana rapor yazmış 'Sakine ajandır' diyor. Evet bunu ben söylemiyorum. Senin en güvendiklerin bana yazıyorlar. Sana mı güveneyim, onlara mı? Evet bunu dikkate alacağım". Bu ayetten sonra konferans çalışmalarına başlıyoruz. Diyarbakır Cezaevini sadece resimde görmüş, Avrupa’da birkaç ay cezaevinde yatmış Meral Kıdır adında bir kadın başımıza veriliyor. Bu kadın, konferansın bütün raporlarını Apo’nun yazılı talimatlarına bakıp yazıyordu.
Konferansın her oturumunda sonra geçmişte cezaevinde ispiyonculuk yapanlar, konuştuğumuz herşeyi Akademi yönetimine aktarıyorlar. Avrupa’dan gelen Meral'da gelişmeleri Apo'ya rapor ediyor. Müthiş sıkılıyorum, yazma yeteneğimi yitiriyorum. Diğer komisyonlar ulu önderimizin ayetlerine bakıp cezaevleri hakkında rapor yazıyorlar. Benim içinde yer aldığım komisyon da resmi görüş doğrultusunda iki sayfalık bir rapor hazırladı. Daha sonra bütün komisyonların yazdıkları raporlar tek tek okunarak oya sunuldu, oybirliğiyle kabul edildi. Bu oybirliği, muhalefet olmadığından ötürü değildi. Muhalefet ortamı olmadığından dolayıydı. Bizim görevimiz ulu önderimizin 55 gün boyunca bizim için indirdiği ayetleri okumak, onları raporlara dönüştürerek sonra okuyarak oya sunmak ve oybirliği ile kabul etmekti. Parti anlayışı bize böyle buyuruyordu. Bu işi yaparken 1982'den şimdiye kadar yapılan bütün konferans ve kongrelerin böyle yapıldığını özümde yaşıyarak anlıyorum. Ve bunun önderlik tarzı olduğunu öğreniyorum. Müthiş bir demokrasi örneği sunduk. Daha sonra Yeni Ülke gazetesinin benimle yaptığı bir röportajda, ki ben resmi ideoloji doğrultusunda soruları yanıtlamak zorundaydım -"Konferansımız demokrasinin kanıtıdır" başlığı kullanılmıştı. Bu gerçeğin tersyüz edilmesiydi. Demokrasizlik, kitlelere demokrasi olarak yansıtılıyordu. Bütün karar taslaklarının oybirliği ile kabul edilmesi, Keşanlı Ali destanındaki demokrasiden öte bir şey değildi. Keşanlı Ali'nin elinde bir tabanca, mahalle sakinleri adaylardan hangisi için ellerini kaldıracakları konusunda kararsız. Adı okununca Keşanlı Ali, belinden tabancasını çekerek mahalle sakinlerine sertçe bakar ve ateşler, bütün mahallelilerin elleri kendiliğınden havaya kalkar ve Keşanlı Ali oybirliği ile seçimi kazanır.
Romanya Parlamentosundaki oylamaları televizyondan izlemiştim. Çavuşesko'nun eli havaya kalkınca, bütün ellerin havaya kalktığını görüyordum. Bizdeki demokrasi tam da böyleydi. Ve biz konferansa katılanlar, böyle şerefsizleşmiştik! Konferans çalışmalarımız henüz sona ermeden, M.Sener'in kamuoyuna ilettiği bazı bildiri ve yazılar elimize geçti. Daha doğrusu bu yazıları ulu önderimiz bize verdi. Su anda yazıların içeriğini hatırlamıyorum. Sadece hiç unutamayacağım üç önemli nokta var. İkisi çok önemlidir. Ulu önderimizi uzaktan değil, çok yakından tanıyan ve onun egemen olduğu ortama giren herkes tarafından kısa zaman içinde görülür. M.Sener'in birinci belirlemesi, "Apo Astiyages'tir" idi. İkinci belirlemesi, yazdığı yazıların altında kullandığı "PKK-Vejin" (PKK-Diriliş) imzasıydı. Onlarca yazı içerisinde dikkatimi çeken bu dört kelime idi. Bu dört kelime bana 1982'den beri yaşanan herşeyi anlatıyordu.
Büyük bir kitap ile, bu dört kelimenin anlattığıni anlatamazdı bana. Bu dört kelimenin içindeki gizi, ulu önderimizi tanıdıkça çözmeye başladım, sonunda Sener'in dört kelime ile gerçeğin üzerindeki giz perdesini kaldırdığını çok sonradan anladım. Konferansa katılanların büyük çoğunluğu, Astiyages'in kim olduğunu ve ulu önderimizin neden Astiyages'e benzetildiğini bilmiyordu. Ulu önderimiz de bu benzetmeden bir şey anlamamıştı. Ben ve Mustafa Gezgör tarihle ilgilendiğimiz için ulu önderimizin neden Astiyages'e benzetildiğini çok iyi biliyorduk. Yazıyı okuyup çadırdan dışarı çıktığımızda yanıma gelen Gezgör'e: "Astiyages konusunda ne diyorsun Gezgör?" dediğimde, başını gökyüzüne doğru kaldırdı, dua yapıyormuş gibi kollarını açarak, "Allah bilir" dedi gülümseyerek. Ulu önderimizin neden Astiyages'e benzetildiğini izah etmem gerekiyor: Tarihin babasi Heredot milattan önceleri yazdığı tarih kitabında Med kralı Astiyages için şunları yazıyor: Medlerin son kralı Astiyages, rüyasında kızı Madane'nin kadınlık organından bir asma ağacının çıktığını ve bütün dünyanın bu ağacın gölgesinde kaldığını görür. Hemen rahiplerini çağırarak rüyasının yorumlanmasını ister. Rahipler, uzun bir müzakereden sonra krala şu açıklamayı iletirler: "Kızınız Madane evlenecek, erkek bir çocuk dünyaya getirecek ve bu çocuk bütün dünyayı egemenliği altına alacak. Bu açıklama karşısında korkuya kapılan kral, kızını bir Persli ile evlendirir. Onun inancına göre Persli bir erkekten doğan çocuk kral olmaz. Dokuz ay sonra kızı Madane'nin erkek bir çocuk doğurduğunu duyan kral, çocuğun saraya getirilmesini buyurur. Çocuk saraya getirilir. Kral, komutanı Harpagos'u yanına çağırarak, çocuğu ona teslim eder: "Bu çocuğu götür, dağda bırak, ölsün, sonra adamlarımı göndereceğim ölüyü gömsünler" diye buyurur.
Komutan Harpagos çocuğu alıp dışarı çıkınca, güzelliğine büyülenir, kıymaz ve çocuğu Astiyages'ın çobanına teslim eder. Çoban çocukla evine gider, karısı Kıynık'ın bir oğlan doğurduğunu, ama çocuğun ölü olduğunu görür. Kralın torununu karısına vererek, kendi ölü oğlunu götürüp dağda bırakır. Bir süre sonra Astiyages'ın adamları gelip ölüyü gömerler. Aradan yedi yıl geçer, Madane'nin oğlu çobanın yanında büyür. Ve arkadaşlarıyla oyun oynar. Çocuk oyunda kral rolü üstlenir ve suçlu rolünde olan bir Med soylusunun oğlunu döver. Çocuk yaralanınca, babası Astiyages'e şikayete gider. "Senin çobanın oğlu, benim oğlumu döverek yaralamış" der. Astiyages çoban ile oğlunu saraya çağırır ve çocuğu görür görmez tanır. Çoban eza görünce konuşur, gerçeği anlatır.
Astiyages çobanı serbest bırakarak Harpagos'a şu haberi yolluyor: "Davet yemeği veriyorum, küçük oğlunu da yanına alarak saraya gel" diyor. Harpagos sekiz yaşındaki oğluyla geliyor, misafirlerin oturduğu salona geçiyor, küçük oğlu Astiyages'ın emriyle kasaplara teslim ediliyor. Kasaplar çocuğu kesip kafasını, ayaklarını ve elerini bir meyve sepetine koyuyorlar. Geri kalan kısmını aşçılara teslim ediyorlar. Asçılar yemek hazırlayıp sunuyorlar. Diğer misafirlere hayvan etinden yapılmış yemekler yedirilirken, Harpagos'a oğlunun eti yediriliyor. Yemek bitince Astiyages Harpagos'a: "Yemek lezzetli miydi?" diye soruyor. Harpagos'da: "Çok lezzetliydi" yanıtını veriyor. Bir süre sonra meyve sepetleri geliyor. Harpagos önüne konan sepetin örtüsünü kaldırınca, oğlunun etini yediğini anlıyor. Kral tekrar Mag rahiplerini çağırıyor, "Çocuğu ne yapalım?" diye soruyor. Rahipler: "Çocuk oyunda kral oldu, gerçekte kral olmayacak," diyorlar. Bunun üzerine çocuk annesinin yanına gönderiliyor.
İşte bu çocuk annesi Madane'nin yanında büyüyünce, Harpagos bir mektupla gerçeği çocuğa anlatıyor. Daha sonra Perslerin birinci kralı olan Kiyrus olarak tarihte bilinen bu çocuk, Perslerin başına geçerek dedesi Astiyages'e karşı savaş açınca; Med orduları komutanı Harpagos ordularıyla Kiyrus'un saflarına geçiyor. İkisi Med devletine son vererek Astiyages'i ömür boyu hapse mahkum ediyorlar.
Tarihçi Herodot, Med kralı Astiyages'i yaklaşık olarak böyle anlatıyor. Burada kralın emrine uymayan bir komutanına, oğlunun etini yedirildiğini görüyoruz. Çok iğrenç, çok barbar, çok insanlık dışı bir yöntemdir bu. İktidarının elinden alınmaması için başta torununu kurda kuşa yem etmek isteyecek kadar duygusuz ve vahşidir kral. Torununu öldürmeyen ve buyruğunu çiğneyen komutanı Harpagos'a oğlunun etini yedirecek kadar barbar, iktidar hırsından gözü dönmüş bu korkak kralın, kendi iktidarını elinde tutmak için, insanlıktan nasıl çıktığı görülüyor.
Ulu önderimizi Tanrı olarak kabul etmeyen, ona karşı şu veya bu biçimde muhalif olanlara karşı, ulu önderimizin uyguladığı yöntemlerle Astiyages'in yöntemleri birbirine çok benziyordu. Hatta ulu önderimizin kullandığı bazı yöntemler kendisini Astiyages'in daha gerisine düşürüyor. Yani ulu önderimiz barbarlıkta daha ileri gitmiştir. Ben bu yöntemlerin çoğuna tanık oldum. Bu kitap bir bütün olarak okunduğunda, onun iğrençliği, yöntemleri kavranmış olacaktır. Ulu önderimiz tanrılıktan vazgeçmeyeceğine, iktidar hırsı giderek artacağına, buna paralel olarak korkusu büyüyeceğine göre, onun güdümünde olanlar, bu yöntemlerle daha çok karşılaşacaklardır. Harpagos'un ihaneti tartışma götürür bir ihanettir. Bunun için ben, ulu önderimizin iğrenç, barbar ve insanlık dışı yöntemlerinden dolayı kaçıp Türk devletine sığınanları Harpagos'a benzetiyorum. Hidayet Bozyiğit (16) bir Harpagos'tur. Gönül Atay (17) bir Harpagos'tur. Terzi Cemal (Ali Ömürcan) bir Harpagos'tur. Bunun öyküsü ibret vericidir; yeri gelince anlatacağım.
"PKK-Vejin" imzasının bildirilerde kulanılması daha anlamlıdır. Cezaevlerinden tahliye olup ulu önderimizin yanına gelen herkes, kısa bir süre içinde PKK'nin ismi dışında, sanıldığı gibi bir parti olmadığını görecek ve anlayacaktır. PKK'nin merkezi, bölge komiteleri, tüzüğü, üyeleri yoktur. Yani önderimiz partiyi öldürmüştür. Örgütten biraz anlayan, kafası birazcık çalışan herkes bu durumu görebilir. Bunun bilincine varan kişi, M.Sener'in bulduğu ismin gerçeği müthiş anlattığını görür. PKK- DİRİLİS! Bu imza öldürülmüş PKK gerçeğini izah ediyor. Sener'in yazılarında ulu önderimizin kadınlarla olan ilişkileri de anlatılıyordu. "Çok sayıda kızla cinsel ilişkiye geçince, kokusu çıktı, zorbela örtbas ettik" deniyordu. Ulu önderimiz de M.Sener'in çok sayıda kızla yattığını söylüyordu. Bir kızın Sener'e yazdığı bir aşk mektubunu okumuştum. Ayrıca kaçan, yargılanma düzeyine düşen önemli kişilerin tümü hakkında "kızlarla, kadınlarla ilişkisi vardı" deniliyordu. Ulu önderimiz şimdi Almanya'nın Düsseldorf cezaevinde tutuklu olan Haydar Kaytan için "Ha... kızların Fuat'ı, ha Fuat'ın kızları" deyip alay ediyordu. Ben, ulu önderimiz de dahil, çoğunun kızlarla kadınlarla bu tür ilişkilerde olduklarına inanıyordum. Çünkü konulan kuralların ve savunulan mantığın doğal bir sonucuydu bu.
Tarih başladığından bu güne kadar hiçbir diktatörün kadın ve erkek arasında cinsel ilişkiyi böyle yasakladığını okumadım, duymadım, izlemedim. Sigarayı, içkiyi yasaklayan hükümdarları duydum. Ama cinsel ilişkiyi yasaklayanı duymadım. Ben bilimi, ahlakı, felsefeyi, toplumlar tarihini, sosyolojiyi, piskolojiyi okumuş bazı sonuçlar çıkarmış birisiyim. Cinsel ilişki; görünümde ne kadar katı kurallarla yasaklanırsa, gizliden o kadar fazla yapılır. En büyük yasakçı en fazla yapandır. Osmanlı halifeleri döneminde halifeye bağlı olarak çalışan kadılar; zina suçunu işleyen kadın ve erkekleri, korkunç cezalara çarptırırken; halifeler üçyüz veya dörtyüz cariye ile nikahsız cinsel ilişkide bulunurlardı. Buranın mantığını ve doğuracağı sonucu bildiğim için M.Sener'in kadın konusundaki yaklaşımını fazla önemsemedim. O zaman bu işin vehametini ve korkunçluğunu henüz bilmiyordum. Bu ilişkilerden dolayı öldürülen, yargılanan, kaçırılan, oturtulan, intihara sürüklenenlerin öykülerini henüz öğrenmemiştim. Ulu önderimizin kulları arasında cinsel ilişki suçlaması, ajan suçlamasından öte bir suçlamaydı. Ulu önderimizin önerisiyle yüzlerce insanın şimdiye kadar öldürülenlerin yüzde kırkının-cinsel ilişki suçlamasından dolayı öldürüldüğünü öğrendiğimden ürperdim! M.Sener'in yazılarını okuduğumuzda benim gibi bazı münafıklar dışında ulu önderimizin çok sayıda kadınla cinsel ilişki kurduğuna inanmadı. Tanrının böyle bir şey yapmayacağını düşünüyorlardı. Hepsi Ensarioğlu köyündeki güzel kadının kocası gibiydiler. Bundan dolayı ulu önderimiz işini sağlama bağlamış, eline geçeni affetmiyordu. Eline düşenler anlattığında, kimse inanmıyordu. Konferansın sonuç bölümüne dönüyorum. M.Sener'i ulu önderimizin buyruğu üzere oybirliği ile ölüm cezasına çarptırıyoruz.
Ulu önderimizi ululuyor, kulluğumuzu kabul ediyoruz. Sonra bireysel özeleştirilerimizi kaleme alıyoruz. Özeleştirimde provokasyonlar ve Sener olayından hiç söz etmiyorum. Platformda okuduğumda, ulu önderimiz yarım saat bana saldırıyor, ardından dalkavuklar söz hakkı alıp beni yerden yere vuruyorlar. Sonunda ulu önderimiz yeni bir özeleştiri yazmam için şu ayeti indiriyor: Başka konularda saatlerce konuşur, ama partinin can alıcı sorununda tek bir kelime konuşmaz, özeleştirisini kabul etmiyorum, ya yeni bir özeleştiri yazacak ya da parti ile olan ilişkileri gözden geçirilecek " diyordu. Çaresiz özeleştirimi yeniden yazıyorum. Acaba ne yazsam hoşuma gidecek diye düşünüyorum! Sonunda hoşuna gidebilecek şu satırları yazıyorum: M.Sener, cezaevinde idare ile işbirliği yapıp bize elbise giydirdiği zaman, seni yere çalacağımıza, başımıza geçirdik."
İki üç paragrafla kendi körlüğümüzü, ulu önderimizin meziyetlerini ve ululuğunu anlattım. Bu kez özeleştirim kabul edildi. Ama buna rağmen münafıklığı terk etmediğimi, tanrılığını kabul etmediğimi biliyordu. Bu son özeleştirimi dinledikten sonra şu ayeti indirdi: "Mustafa Sabri arkadaş (Bu akademideki kod adımdır) aydın özellikli biridir. İdeolojik kalmış, bol bol demagoji yapar, esas sorunlar hakkında tek söz söylemez, lafı evirir çevirir, altan girer, yandan geçer. Bu ikinci tip önderlik şekillenmesidir. Zaten bizlerde bunlara çokça rastlanmıştır. Sonunda kaçmış veya ihanet etmişlerdir. Bir de bize bağlı olan biraz taktik düzeyde bazıları vardır, geriye kalanlar şekilsizdirler, daha doğrusu partinin köleleridirler".
Evet, ulu önderimizin benim hakkımdaki bu son ayeti bütün kullara bir talimattı. Ben ikinci tip önderlik şekillenmesiydim; sonum kaçmak, ihanet veya cezalandırılmaktı. Takdiri ilahi yerine gelecek, Astiyages'in yöntemleri devreye girecekti. Ben konferans çalışmalarımı sürdürürken M.Sener, Halep, Kamışlo, Haseki gibi şehirlerde faaliyet sürdürüyordu. Ayrıca Amerika, Irak savaşı döneminde ulu önderimizle Irak'ın ulu önderi Saddam arasındaki yakınlaşmayı yayınladığı bildirilerde izah etmiş, "Apo Saddam'la gizli antlaşma yaptı" demişti. Suriye muhabaratı da bu bilgilere dayanarak ulu önderimizi sıkıştırıyordu. Akademinin kapanması an meselesiydi. Ulu önderimiz çok zor bir duruma düşmüştü. Bu açıdan konferans kararlarımız ve bireysel özeleştirilerimiz onun için çok önemliydi.
Nitekim Sam'da ulu önderimizin evinde kalan cezaevi arkadaşım Tekin Kızılay'ın anlatımına göre, cezaevi konferansının bütün belgeleri ve bireysel özeleştirilerimiz muhabarata veriliyor, muhabarat bu belgeleri okuyunca bizim yalanlarımıza inanarak, M.Sener'in Türk ajanı olduğuna inanıyor ve aradan henüz bir hafta geçmeden M.Sener Kamışlo’da bir evde öldürülüyordu.
Karanlık çökmüştü. Ortalık sessizdi. Ne araba gürültüsü, ne sivrisinek vızıltısı vardı. Rüzgar esmiyor, taşlar suskundu. Ağaçlar ıslık çalmıyor, kuru otların hışırtısı duyulmuyordu. Sanki az sonra kıyamet kopacak gibi bütün canlılar soluğunu tutmuştu. Ben de konferansın yapıldığı çadırda sessizce volta atıp düşünüyordum.
Birden silahlar patladı. Ama ard arda patladı silahlar. Giderek sesler çoğalıyordu, silah sesleri, silah seslerine katılıyordu. Yüzlerce otomatik silah uluyordu. Çadırdan çıktığımda, tepelerde nöbet tutanlar, silah sesleri ile koroya katılıyorlardı. Yönetim binasına doğru hızlı adımlarla koştum. Kendi kendime; ya Kenan Evren ya da bölge valisi Hayri Kozakçıoğlu öldürüldü, onun için silahlarla bu sevinç gösterisi yapılıyor diye düşünüyor ve seviniyordum. İçtima alanına vardığımda eli silahlı yüzlerce kişi havaya silah sıkıyor, hem halay çekiyor, hem de "Biji Serok Apo!" diye bağırıyorlardı. Müthiş bir sevinç gösterisine tanık oluyorum. İlk rastladığıma 'ne oldu?’ diye soruyorum. "M.Sener alçağı öldürüldü!" diyorlar.
Kürdün birbirini öldürme ilkelliğini; halayında, sevincinde, silah seslerinde görüyorum. Zulu kabilesinin üyelerine benzetiyorum, dansları ve havaya silah sıkmaları Zuluların gösterişini andırıyordu! Midem bulanıyor ama açığa vuramıyorum. Bazılarının beni izlediğinin farkına vardığımda yanlarına yaklaşıyorum: "Keşke bu işi daha önce yapsalardı, biz de kurtulurduk" dediğimde sevinçle gülüyorlar. O gece orda yamyamlığın dansı oynandı. Yamyam, bir çocuğunu daha yemişti. Dalkavuklar bunu kutlamak için silah sıkıp dans ediyorlardı.
M.Sener'in asıl katili bizdik. Çünkü onun ölüm kararını biz vermiştik. Korktuğumuz; gerçekleri söylemekten çekindiğimiz için resmi ideoloji ve resmi görüşü onaylamış oluyorduk. Beni korkutan ölüm korkusundan çok, öldürüldükten sonra bana yapıştırılacak ajan damgasıydı. Bir ara benle Sakine'nin öldürüldüğü haberleri Türkiye gazetelerine yansımıştı. Haberleri yalanladık. Resmi ideoloji doğrultusunda gazetelere açıklamalar yaptım. Bunun dışına çıkamazdım. Ulu önderimizin emirleri ve ayetleri ile sekiz yıl aynı cezaevinde kaldığımız, aynı acıları çektiğimiz, aynı coplar, kalaslar, zincirler, demir sopalarla dayak yediğimiz, birlikte aç kaldığımız, -Anadolu coğrafyasında 60 milyonu aşkın insanın korkusundan sindiği, birçok devrimcinin ve korkakların yurt dışına kaçtıkları dönemde- zulmün ve barbarlığın göbeğinde "yaşasın özgürlük ve bağımsızlık" sloganını birlikte haykırdığımız arkadaşımıza, arkadaşınıza ajan demek zorunda kalıyorsunuz, ardından arkadaşımızı/arkadaşınızı yiyiyorsunuz! Tıpkı Harpagos'a oğlunun etinin yedirildiği gibi.
Uykum gelmiyor, vicdan azabı çekiyorum. Yatağın ortasındaki çökük, otel odasının pis kokusundan ziyade vicdanım uyumamı engelliyor. Uyuyamıyor, düşlerim geçmiş ile gelecek arasında mekik dokuyor.
20 Ağustos 1993 Beyrut Bölüm: 6
Kul başka bir kulun söylediği gerçeğe inanmaktansa, Tanrı'nin yalanına inanır.
Sabah erkenden otelden ayrıldım. Birleşmiş Milletler Bürosuna gideceğim ama, tek başıma büronun yerini bulmak zor olacak... Bir taksiye biniyorum, gideceğim yer çok yakın olmasına rağmen şoför, beş bin liramı alıyor. Beyrut'taki taksi şöförleri, kaldırımlarda ve yol kenarlarında yürüyen veya bekleyen insanları, insan olarak görmez, para olarak görürler. Sabahtan akşama kadar cadde cadde, sokak sokak koşuşturarak, kornaya basarak insan toplarlar. Her insan, onlar için bir binliktir, artık kim ne kadar toplayabilirse, aralarında müthiş bir yarış var. Geçim kaygısı! Bindiğimiz arabanın şoförü şaşı gibi; bir gözü yol kenarında, bir gözü yolda.
Birleşmiş Milletler Bürosunda ukala bir Arap’la karşılaşıyorum. Bana verdiği formu ve iki adet vesikalık fotoğrafımı veriyorum. Ukala verdiklerimi bir dosyaya koyduktan sonra, küçük bir kağıt parçasına Arapça birşeyler yazarak bana veriyor: "Git beş gün sonra gel" diyor. Ukalaya param yok, kalacak yerim yok, karnım aç demenin bir anlamının olmayacağını bildiğimden dışarı çıkarak Kızılhaç Komitesine doğru gidiyorum. Komitenin salonuna gidip oturduğumda; Paskal, sekreteri Kristin ile birlikte oturduğum salona geliyor, her zamanki gibi gülümseyen yüzüyle, "Arkadaşın Kızılhaç'ın Cenevre'deki merkezi ile konuşmuş, sana yardımcı olacağız" deyince seviniyorum, dil bilmediğimden başka birşey soramıyorum. Paskal sekreteri ile çıkıp gidince, muhasebe işlerine bakan uzun boylu, esmer bir bayan oturduğum salona geliyor, Fransızca "Bonjour" dedikten, elindeki makbuz defterini önümdeki masanın üzerine koyduktan sonra, diğer elindeki kalemi nazikçe uzatarak defterin alt köşeşine imza atmamı istiyor. Gösterdiği yere imzamı atınca bana 200 dolar uzatıyor. "Arkadaşım bankaya para yatırmış, para makbuzunu Cenevre'deki Kızılhaç merkezine faxlamış, telefonla bize verilen talimat üzerine bu parayı sana veriyorum" dedi. Bayana teşekkür ediyor ve Kızılhaç komitesinden ayrılıyorum. Cuma gününden pazartesi gününe kadar kendime başka bir otel arıyorum.
Hamra bölgesinde, denize yakın bir yerde "Kings Hotel" yani krallar otelinin levhasını görüyorum. Krallar otelinde yatacak kadar param yok ama, geceliğinin kaç dolar olduğunu sormaya gidiyorum. Vestiyerdeki genç: "30 dolar" deyince; üç gece için 90 Dolar ödüyorum. Kalacağım odayı bana gösteriyorlar. Oda güzel, yatak sağlam ve geniş, çarşaflar bembeyaz, banyo bölümü fena değil, sıcak suyu akıyor. Bir elbise dolabı bir de küçük bir buzdolabı var. Balkonu geniş, denize bakıyor.
Güzelce bir banyo yaptıktan sonra, otelin bitişiğindeki süper marketten üç günlük yiyecek satın alıp buz dolabıma yerleştiriyorum. Karnımı doyurunca biraz yatakta uzanıyor, akşam üstü otelden çıkıp deniz kıyısına gidiyorum. Sakin bir koy bulunca soyunup yüzüyorum. Uzun süre deniz kıyısında eğleştikten sonra otele dönüyorum. Nihayet Beyrut'ta para sahibi olmuş, üstelik krallar otelinde yatıyorum. "Mağaradan krallar oteline yükseliş" diyor, gülüyorum. Burada konuşacak, dertleşecek kimse olmadığından; kendi kendimle konuşuyor, kendi kendimle dertleşiyor, geçmişi yeniden yaşıyorum: Araziye uyacağız, araziye uygun tipler olacağız. Ulu önderimizin ayetlerinde, "Köle tip, jandarma tip, feodal tip, köylü tip, küçük burjuva tip" çözümlemeleri vardı. Ben de arazi tip olmaya karar verdim. Aslında bu terimi, Diyarbakır Cezaevinde devlete teslim olup dört dörtlük kurallara uyan cezaevinden tahliye olup akademiye geldikten sonra, "Biji Serok Apo" diye bağıran, görüntüde iyi asker olanlar için kullanıyordum. Bu tipler, Diyarbakır Cezaevinde askerlerin söylediği her sözü kanun sayıp uyuyorlardı, akademiye gelince bu kez ulu önderimizin söylediklerini kanun sayıp, put gibi duruyorlardı. Bu duruma tanık olunca: "Bunlar, yağmur nereye yağarsa tarlayı oraya taşıyan tipler" diyordum. Nesim Kılıç'ta gülüyordu. Sonunda araziye uymaktan başka çarenin olmadığını anlayınca, araziye uydum. Artık Nesim beni gördüğü her yerde: "Arazi ne yapıyorsun?" der, birlikte gülerdik.
Nesim'in de morali çok bozuktu. Anlatılan hikayelere o da inanmıyordu. Bir ara "bir sempatizan olarak kalacağım" kararına vardı. Bu kararı kabul edilmeyince, o da ulu öndere kulluk yapmaktan başka bir yolun olmadığını fark etti. Özeleştirisini verirken ulu önderimiz kendisine: "Önderliğe bağlı mısın?" sorusunu sordu. Biraz düşünen Nesim; "Ortodoksça!" dedi. Bu söz karşısında İdi Amin gülüşlü ulu önderimiz: "O zaman akan sular durur!" dedi. Ve böylece Nesim'de kullar kervanına katılmış oldu. Bu olaydan sonra Nesim'e, Nedim lakabını taktım. Osmanlı saray şairi Nedim'in adıydı bu. Osmanlı saray şairi Nedim, şairden ziyade dalkavuktu. Nesim'le her karşılaşmamızda ben ona "Nedim", o bana "Arazi" derdi. Bu isimlerin ne anlama geldiklerini yalnız ikimiz biliyorduk. Birbirimizi "Nedim" veya "Arazi" diye çağırdığımızda, gülerdik. Çevremizdekiler neden güldüğümüzü bilmediklerinden, şaşkın şaşkın bize bakarlardı.
Bizden sonra Mustafa Gezgör'de Akademide ulu önderimize dalkavukluk yapılmadan yaşanılmayacağını anladı. Edebiyatçı ve zeki bir arkadaştı. Mustafa, "Ulan mademki bizden devrimcilik yerine ulu önderimizi övme, dalkavuk olmamız isteniyor, o zaman bu işi benden daha iyi kimse yapamaz" dercesine derslerde ulu önderimizi övmeye başladı. Ama bunu öylesine açık yapıyordu ki ulu önderimiz fark mı etti, bilemiyorum. Bir gün Mustafa Gezgör övgü yağdırmaya başlayınca, ulu önderimiz tarafından azarlandı. Başka bir gün derste ulu önderimizden söz hakkı alarak: "Ben önderliğin yaşamını bir roman haline getirmek istiyorum," dedi. Mustafa'nın söylediklerini önümsemiyormuş gibi bir tavır takınan ulu önderimiz, iki eliyle yüzünü sildikten sonra: "Beni nasıl anlatacaksın? Anlatacak gücün var mı? Beni anlayabilmiş misin? Zannetmiyorum. Beni bir tarif et bakalım, nasıl bir insanım?" dedi. Biraz düşünen Mustafa Gezgör: "Önderlik ölüye can verdi; Kürt halkı ölüydü, önderlik diriltti. Önderlik duymayanı duyar, görmeyeni görür hale getirdi. Önderlik birleşmeyeni birleştirdi, konuşmayanı konuşturdu. Böyle tarif edebilirim" deyince; ulu önderimiz beğenmemiş olacak ki: "Yetersiz! Sen beni anlayamazsın, (Tanrıdır ya! Kul tanrıyı anlayamaz) kendimi biraz sana anlatmam lazım," dedi. Ve tam üç saat kendini anlattı mübarek önderimiz. Mustafa Gezgör'de üç saat put gibi hazırol vaziyete bekliyerek anlatılanları dinledi.
Akademideki bütün derslerde önderliğin yüceliğini anlatıyorduk. Uslup böyleydi. Parti tarihi dersinde; önce ölü bir Kürt toplumu manzarasını çizerdik, ardından önderliğin Ankara'da ortaya çıkışı, önderliğin ilk gurubu oluşturması, önderliğin Kürdistan gezisi, önderliğin yurt dışına çıkışı, önderliğin silahlı mücadele kararı vermesi, parti içi tasfiyeciler, T.C ve enperyalizmin Önderliği tasfiye planlarını anlatınca tarih anlaşılmış oluyordu. Ortada tarihi yapan tek bir kahraman vardı. Geri kalan insanlar, militanlar, gerillalar tarihin yapılışında kullanılan çok kalitesiz malzemelerdi. Önderlikle iligili derste konuşan bazı gerillalar: "Bizim önderimiz, Mao, Lenin kadar büyük bir önderdir" diyorlardı.
Ben daha da yüceltiyordum ve: "Hayır arkadaşlar! Mao, Lenin, Ho She Mihn’in halkları zaten Mersin'e doğru gidiyorlardı, onlar sadece Mersine doğru yürüyen halklarının başına geçmişlerdi. Bizde durum böyle değildi; 1970'lerde önderimiz Mersin'e doğru giderken, halkımiz tersine doğru gidiyordu. Bizim önderimizin onlardan fazlalığı; tersine giden bir halkın yüzünü Mersin'e çevirmesidir," diyordum. Verdiğim örnek herkesin hoşuma gidiyordu; ispiyoncuların anlatıklarımı kısa zaman içinde ulu önderimizin kulaklarına yetiştireceklerini biliyordum.
Ortama, Nesim’in deyimiyle ‘araziye’ uydukça ulu önderimizin bana karşı tavır ve konuşmalarının değiştiğini hissediyordum. Derslerde soru sorup, görüş alırken; sorularını daha çok bana yöneltip görüşlerimi alıyordu. Bu durum kulların bana yönelik bakış açılarını da değiştiriyordu. Ders aralarında bazı kullar benimle konuştuklarında, Akademi adımla: "Mustafa Sabri arkadaş, sende büyük bir gelişme var" diyorlardı. Devrimcilikten vazgeçme, kullaşma, insanlıktan çıkarak, adileşerek dalkavuklaşmanın adı, burada "gelişme" oluyordu. Ben de "doğrudur, bende hızlı bir gelişme var" deyip, gülüyordum. Sakine içine kapanmıştı. Ona karşı sert davranmış, kalbini kırmıştım. Bir defa, birkaç dakikalığına başbaşa kaldığımızda; kendisinden özür diledim ama, özürümü kabul etmedi. Beni aşağılık biri olarak görüyordu belki de. Haklıydı da; artık birbirimize güvenemez olmuştuk. Ulu önderimizin istediği zaten buydu: Hiç kimse birbirine güvenmesin, herkes ulu öndere güvensin. Mekanizma böyle kurulmuş, böyle çalışıyordu. Sakine bunu bilmesine rağmen kabahati bende buluyordu.
Akademi yönetimi değişti. Gidenler gitti, biz kaldık. Eşimin Avrupa'ya gönderileceğini duymuştum. Bir akşam üstü, "Önderlik seni çağırıyor" dediler, gittim. Tokalaşarak karşı karşıya oturunca, bana: "Medya'yı Avrupa'ya göndermek istiyoruz, ne dersin?" dedi. Yanıtımı beklemeden, "Hastadır, gitsin tedavi olsun, orada bir görev veririz" diyerek kararını bildirdi. Daha önceleri "Evlenmek alçaklıktır, ajanlıktır" diyen ulu önderimiz, şimdi benimle hiçbir ilişkisi kalmayan Medya için, "Avrupa'ya göndermek istiyoruz, ne dersin?" diyor. Biraz düşünerek: "Ben karışmam, nereye giderse gitsin" diyorum. Bunun üzerine: "Görüştünüz mü?" diye soruyor, "Hayır" yanıtını veriyorum. Gülüyor: "Görüşün görüşün" diyor, görüşmemizi bitiriyoruz.
Ulu önderimizle görüştüğüm Akademinin missafirhanesinden dışarı çıktığımda, bütün takımların içtima alanında içtimaya geçtiklerini görünce, hızlı adımlarla takımın içinde belli olan yerime geçerek düşünüyorum; Medya için benimle görüşmesine, konuyla ilgili düşüncelerimi öğrenmek istemesine bir anlam veremiyorum. Aylarca bana karşı bir araç gibi kullanıldı eşim. Onurumuzu, haysiyetimizi, insanlığımızı ayaklar altına alan, ilişkilerimizi tümden koparan, bizi birbirimize karşı düşman hale getiren ulu önderimiz, şimdi beni yanına çağırarak: Eşini Avrupa'ya göndermek istiyoruz, ne diyorsun, diyor! Dalkavuk olmayı kabul etmediğimde, eşimi bana karşı sopa olarak kullandı. Dalkavukluk merdivenlerini tırmanmaya başlayınca bu kez onu bana karşı yem olarak kullanmaya çalışıyor. Yine sömürgecilik, D. Bakır Cezaevi celladı Esat Oktay aklıma geliyor, renkleri ne olursa olsun bütün diktatörlerden nefret ediyorum!
İçtimadan sonra tören için hazırlandık. Ulu önderimiz tören alanına geldi, hepimizle sırayla tokalaştı. Medya'nın da gideceğini biliyordum, benimle aynı sırada ileride bekliyordu. Törenden sonra kaldığım takıma giderken yanından geçeceğim, kendi kendime: "Kesinlikle yüzüne bakmayacağım, kendisiyle konuşmayacağım, güle güle demiyeceğim" diyorum. İçim dolu, dişlerim kenetli, bir ağaç, bir kalas, bir kuru odun gibi ruhsuzum. Kendimi zor tutuyorum, önünden böyle geçtim. Bir kaç adım ilerledim, ardımdan bir ses: "Selim" dedi. Duymamazlıktan geldim, daha hızlı yürümeye başladım. Tekrar "Selim" diyerek, ardımdan koşan ayak seslerini duydum. Yüzlerce kişi bu sahneyi izlediğinden, durmazsam iyi olmaz diye düşünüyor ve dönüp bekliyorum. Vedalaşmak için elini uzatıyor, ama eli havada kalıyor. Kupkuru bir ağaç gibiyim, yüzüme bakıyor, bakışlarımı yere çakıyorum. "Ben gidiyorum birşey diyor musun?" diyor, ama bu soru cümlesine öylesine bir anlam yüklüyor ki, ben gidiyorum beni affet diyor sanki. Tek söz söylemeden, yüzüne bakmadan yanından uzaklaştım.
Akşam üzeri takım komutanımız, bayanlar takımında kal